4 Temmuz 2022 Pazartesi

Osmanlı Tarihi Ve Tarihin Paradigmik İlkeleri -Xıx-

 

Mustafa Özcan 

Osmanlı Tarihi Ve Tarihin Paradigmik İlkeleri -Xıx-

 

                                                Mustafa ÖZCAN

 

 

Tarihin yörüngesindeki önemli olayları diyalektik bakış ile karşıt tezli ve holistik olarak çok yönlü değerlendirmenin paradigmik ilkelere ulaşmak için ne denli verimli olabileceği hususunu görmek için bunu tarihi öneminin büyük olduğunu düşündüğüm örnek bir olayı ele alarak yapmak istiyorum: Nizip Savaşı

Nizip Savaşı (Muharebesi), 1839 tarihinde Nizip‘te Mısır ile Osmanlı arasında meydana gelmiş kapsamı ve sonuçları geniş olmuş, ama buna karşın kendisi çok büyük olamayan bir muharebedir. Bu savaş, isyan ve bastırma şeklinde karşı karşıya gelen taraflar arasında olayın ilk aşamasını oluşturmasa da, bir imparatorluk devleti ile ona hıdivlik olarak bağlı büyük özerk bir “devlet” arasında olan merkez-çevre ilişkilerinin diyalektiği bağlamında çok öğreticidir. Ama her şeyden önce de merkez aleyhine bozulan ilişki dengesinin sonuçlarının nerelere kadar varabileceğini göstermesi bakımından öğreticidir.

Nizip ovasında, Mısır hıdivi Kavalalı Mehmet Ali Paşa‘nın oğlu İbrahim Paşa komutasındaki Mısır ordusu ile Hafız Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu arasında yaşanan savaşta Osmanlı üç saat içinde ciddi bir yenilgiye uğramıştır. Osmanlı Devleti‘nin parçalanmasını o dönemde istemeyen ve savaştan altı yıl önce Rusya ile 1933’te yapılmış askeri yardım konusunu kapsayan Hünkar İskelesi Anlaşmasından hala rahatsız olan Birleşik Krallık ve Avusturya, duruma müdahale etmek için donanmalarını İbrahim Paşa’nın deniz ikmal yolunu kesmek üzere Mısır ile Suriye arasındaki bölgeye göndermiştir. Müdahale sonrasında İbrahim Paşa Mısır‘a geri dönmek zorunda kalınca Osmanlı Devleti bir bakıma dağılmanın eşiğinden geri dönmüştür.

Bu olay 19. yüzyıl‘da Devlet‘in kendi eyalet valisine hükmedemeyecek kadar aciz içinde olmasını göstermesi bakımından önemli olduğu kadar amaç içeriği yönü ile de Osmanlı’nın Hıristiyan Avrupa’daki gerilemesini başlatan II. Viyana Kuşatması’nın dinsel boyutlu antitezi niteliğindedir. Çünkü Osmanlı Müslüman toprağı olan Ortadoğu’da başka bir Müslüman ülke tarafından geriletilmeye başlamıştır. Ayrıca olay, Osmanlı‘nın  sorunuyken uluslararası bir sorun haline gelmesi yönüyle bu tür konuların holistik karakterini göstermesi bakımından da dikkat çekicidir.

Bu olayın başka bir yanı da, Hafız Paşa’ya savaş danışmanlığı yapmak üzere Prusya Krallığı tarafından gönderilmiş, sonraları en uzun süreli Alman Genelkurmay Başkanı ve feld mareşali olacak olan Kurmay Yüzbaşı Helmuth von Moltke ve kurmaylarının muharebede fiilen yer almış olmalarıdır. Savaş sonrası güçlükle İstanbul’a ulaşabilen Moltke’nin Saray’a verdiği raporun savaşa katılan bazı paşaların hıyanet nedeni ile idam edilmelerine yol açması da II. Mahmut’un Prusya askeri kurmayına olan güvenini göstermektedir.

Ayrıca o sırada ölen II. Mahmut yerine geçen Abdülmecit’in savaşta Osmanlı ordusu yanında gösterdiği başarılı mücadeleden ötürü Kürt Bedirhan aşiretinin reisi ve komutanı Bedirhan Bey’e paşalık unvanı vermesi de Osmanlı tarihinde ilk olan bir şey olması yönü ile konunun öteki bir yanı olan,Türk-Kürt toplumun dayanışmasının önemini ortaya koymaktadır.

***.

MoltkeBismarck ve Roon ile birlikte Alman İmparatorluğu’nun Prusya kökenli askeri güçlerce 1871’de kurulmasında başrolü oynayan kurucu askeri triumvirayı oluşturacak olan komutandır.

Ancak diğerlerinden entelektüelliği yönü ile oldukça ayrıktır

Entelektüel bakımdan Moltke, müzik, şiir, sanat, arkeoloji ve tiyatro severliğinin yanı sıra bir ressam, bir yazar ve bir devlet adamı kişiliğine sahip olması nedeniyle tarihte dikkatleri üzerine çekerek öne çıkmış çok yönlü bir kişiliktir. Almanca, DancaİngilizceFransızca, İtalyanca ve İspanyolca gibi Hint-Avrupa dillerinin yanında Türkçeyi de konuşuyor olması O’nun gerçekten evrensel niteliklere sahip olduğunu göstermektedir. 1834’te geldiği Türkiye’den 1840’taki dönüşüne kadar geçen zaman içinde başından geçen olayları topladığı, Türkçeye “Türkiye Mektupları” adı ile çevrilen anılar kitabını kafasına fes geçirerek Berlin’de halka anlatması bu kişiliğinin bir dışavurumu olmalıdır. Ama öte yandan Danimarkalılık kökenine ve geçmişine karşın bir Alman muhafazakârı olduğunu da yeri gelmişken belirtmeden geçmemek gerekir. Bu durum Moltke’nin kariyer kapsamının genişliğini ve derinliğini anlatmaktadır. Bu genişlik ve derinlik holizmO’na olağanüstü başarılı bir askerlik ve devlet adamlığı kariyeri sağlamış olmalıdır.

Benim bu makalede diğer belirttiklerimin yanı sıra amacım konulara diyalektik ve holistik tarzdan bakılması gerektiği konusuna mümkün olduğunca vurgu yapmak olduğundan, bu tür yaklaşım şeklini veren bir örnek olarak entelektüel Moltke‘nin Osmanlı’daki kurmaylığı sırasında ülke hakkında bütünsel yaklaşımlı saptamalarının uzun dönemli tutarlılığına ve derinliğine dikkat çekmek istiyorum.

Bu nedenle de bu bağlamda son olarak Moltke‘nin genç bir kurmay iken 1934’te Almanya’ya gönderdiği bir raporda Osmanlı’nın durumu hakkında hayret veren tutarlıktaki kehanetler gibi anlatan bu genel saptamalarından bazılarını aktarıyorum:

İktisadiyat, toprak mülkiyeti olmamasından ve üretim düşüklüğünden dolayı dibe vurmuştur. Yetmiş bin kişilik yeni ordu komutanları yönü ile eskidir ve koskoca imparatorluğun her yanına erişmek durumundadır. Eyalet ve sancaklar iyice bağımsızlaşmış ve Bab-ı Aliye karşı güçlenmiştir. Payitahtı korumak için gelen yüzelli bin kişilik Rus ordusunun Anadolu yakasına konuşlanmasına rıza gösterilmiştir. Bu durum ülkede çok büyük hoşnutsuzluk yaratmıştır. Osmanlı artık bir prenslikler, dukalıklar, valilikler yığınıdır. Bu hal yakında imparatorluğun sona ereceğini anlatıyor gibidir! “

 

Devamı gelecektir.

 

 

10 Mayıs 2022 Salı

Osmanlı Tarihi Ve Tarihin Paradigmik İlkeleri -XVIII-

       

                                                   Mustafa ÖZCAN

 

Annales Okulu bakışı, Dünya Sistemi kuramı, Büyük Tarih yaklaşımı, Kliodinamik (matematiksel) Tarih modeli gibi bu dizinin daha önceki bölümlerinde sözünü ettiğim 20. yüzyılda tarih anlayışına getirilen çeşitli entegratif görüşlerin izdüşümüyle Osmanlı tarihine holistik perspektiften bakılırsa herhalde şimdiye dek pek rağbet edilmemiş bir tarzda konu özsel olarak ele alınmış olacaktır.

Ama ilkin bir hususu açıklığa kavuşturmak gerekir.

Çeşitlenmiş bir belge kültürü olan Batı tarihinden farklı olarak Osmanlı’nın geçmişini esas alan tarih biliminde ağırlıklı olarak halen bugün dahi en çok başvurulan kaynaklar vakayinameler, yani kronikler veya diğer bir deyişle de anallardır.

Bunlar, tarihsel olayları kronolojik (takvim akışlı) olarak vaka-ı nüvis tarafından kayda geçirilmiş, yazanın pek çok öznel görüş ve yorumunu da içeren olay bilgisel kayıtlar şeklinde öznelliğe sahip yazılı belgelerdir. Bundan dolayı Osmanlı tarihi, bilimsel niteliği daha ağır basan Batı tarihine kıyasla halen nesnelliğe daha az ulaşmış bir disiplin görünümü sunmaktadır.

Bu bağlamdaki kendine özgülüğünden dolayı da, geçmişi ele alan sosyal bir disiplin olan genel tarih bilimi için bazı paradigmik ilkelerin ortaya çıkmasına olanak verebilecek bir karaktere de sahiptir. Diğer bir deyişle, Osmanlı Tarihi’nin bu embriyonik niş disiplin özelliği nedeni ile tümdengelimsel çıkarımlara uygundur. Bu niteliği “yüksek kuramsal” bir zeminden konuya bakan bir yaklaşım bağlamında ele alındığında tarih geneli için yeni ve anlamlı bazı temel ilkeleri, yani paradigmaları bulgulama olanağı yaratır. Bu yazı dizisinin alçak gönüllü çabası bu yöndedir.

***

Osmanlı’nın, bir imparatorluk olarak olgunluğa ulaştığı dönemde artık “Eski Dünya” nüfus yoğunluğu ve keşfedilmemiş karasal alan varlığı bakımından doğal sınırlarına ulaşmıştı. Bu doğrultuda “Eski Dünya” olan Afro-Avrasya’nın Avrupa ve Avrasya coğrafyasındaki Batılılar Osmanlı’dan farklı olarak Ortaçağ sonunda artık deniz aşırı arazi arayışları ve “Yeni Dünya”nın keşifleri ile meşgul oluyorlardı.

Oysa Osmanlı bu dönemde, böyle bir dünya düzenine olanak vermek yerine hala klasik askeri bir imparatorluk anlayışı ile ganimet peşinde olarak kültüre edilmiş coğrafyaların fetihleriyle yetinmek gibi hatalı bir jeo-strateji benimsemişlik içindeydi. Modern tarzda kültüre edilmemiş coğrafya’nın keşfine yönelmiş büyük güçlerİspanyol örneğinde olduğundaki istisnai durumlar dışında bu işi giderekten ganimet elde etmek yerine mali ve sınaî üretim için gereken doğal kaynak ve zenginliğin elde edilmesi veya bunların denetimi yönünde gereken ekonomik hedeflerle hareket ediyorlardı.

Böylece “Büyük Modern Güçler” ekonomide üretimsel ana etmenler olan toprakemek ve sermaye üçlüsündeki başatlığın topraktan sermayeye geçişi ile kapitalist üretimin başlamasına olanak vererek tükenmekte olan yeryüzü “sonlu” coğrafyasına bağlı kalmaktan kurtulmaya başlamışlardı. Böylece modern dünya, “kısıtlı toprak etmeni yerine insan yaratısı “kısıtlı olmayan” sermaye etmenini temel üretici güç olan emek etmenini kontrol altına almakta kullanarak kapitalist dizgeyi oluşturmayı başlatmıştır.

Bu kapsamda, Avrupai feodal düzen, zamanın ruhuna uygun jeo-ekonomik bir dönüşüm gerçekleştirirken Osmanlı’nın kendine özgü arazi kullanım düzeni olan ATÜT (*), beyt-ül malın (**) ülkesinin modern bir dönüşüm yaparak kapitalist yapıya geçişini engellemiştir.

Çünkü beyt-ül mal, tımar beyliklerinin sayısının hızla artmasına koşut olarak mülki yoğunlaşma yerine artan parçalanma olgusuna verdiği olanak nedeni ile giderek küçülüp verimsizleşen araziden gelip zamanla azalan zirai Öşür (***) gelirine mahkûm kalmıştır. Bu durum açıktır ki Osmanlı ülkesinde sermaye birikim sürecini engelleyen esas ekonomi-politik olgular içinde en başta gelendir.

Bugün hala yurt çapındaki  sermaye birikim oranının nesnel olarak tespitinin yapıldığı planlı kalkınma dönemlerinin başladığı 1960’lardan bu yana ortalama olarak yüzde on düzeyinde seyrediyor olması yüzyıllardır süregelip “gelenekselleşmiş” bu düşük sermayeleşme olgusunun sürdüğünü göstermektedir. Esasen bu düşük birikim olgusunun köken olarak dinsel mahiyetli olarak eldeki tasarrufu ötekine aktarma olarak bilinen “zekât” bazlı tutumdan kaynak almış olan yüzde onluk geleneğin muhtemel bir sonucudur.

Ayrıca şu noktayı da ekonomi tarihsellik açısından belirtmeden geçmek istemiyorum.

Protestan Hıristiyan coğrafyada çoğu Yahudi kökenli olan banker kesiminin baskısı ile borç verme işinden kar payı almak yerine faiz uygulamasına geçilmiş olması sermaye “temerküzü”nü hızlandırmıştır. Böylece öşür (onda birlik) vergi geliri düzenli olarak sürmüş olsaydı bile, Osmanlı’nın, modern Batı’da, mudi ve bankerlerin aldığı ilave bir o kadar onda bir finans kapital payı ile oluşan toplam beşte birlik ülkesel sermaye birikimi sonucu atağa kalkmış olan bu ülkelerdeki ekonomik modernleşme hızına ulaşması gene de mümkün olmayacaktı.

Buradan entegratif genel (holistik) tarih için çıkarılacak paradigmik ilke, tarihsel gelişmenin uzun erimli sürecinde askeri jeo-stratejiye dayalı düzene karşılık ekonomik jeo-startejiye dayalı düzenin daima üstünlük sağlayacağı yönündeki formülasyondur (****).

_________________

(*) Asya Tipi Üretim Tarzı, tımar sistemi düzenini altyapısal bakıştan ele alan maddeci ekonomi-politik disiplinindeki adı.

(**) Kendine has bir vergi gelir sistemine sahip olan Osmanlı hazinesi için eskiden kullanılan ad.

(***) Ondalık, yani onda bir veya diğer bir deyişle yüzde on anlamına gelen İslami zekat geleneği kökenli Osmanlı’da kullanılan Arapça bir terim

(****) Devam edecek.

 

 

26 Nisan 2022 Salı

103 YAŞINDA BİR CUMHURİYET ÖĞRETMENİ

 


Gönen’in işgalini ve kurtuluşunu yaşadı.

Kıymet Gazez, tam bir cumhuriyet öğretmeni. 103 yaşında!

1915 yılında, Gönen’de doğan, emekli edebiyat öğretmeni Kıymet Gazez, Atatürk ile iki kez karşı karşıya geldiğini vurgularken, “40 yıl, Atatürk’ün sayesinde edebiyat öğretmenliği yaptım. O, olmasaydı, okur-yazar bile olamazdım. Bugün bile ülkemizde hangi taşı kaldırsak, altından Atatürk’ün bir eseri çıkar.” Dedi. Kışları Gönen, yazları ise Erdek’te, Cansever Sitesi’ndeki dairesinde yaşayan Gazez, Atatürk ile ilk karşılaşmasının, Balıkesir’de, Kız Ortaokulu’nun üçüncü sınıfında öğrenciyken gerçekleştiğini belirtirken, şunları söyledi:

“Müdürlüğünü Hayri Egeli’nin yaptığı okulumuzun üçüncü sınıfında okuyordum. Sınıfımızda 16 kız vardı. O gün, okulumuza Atatürk’ün geleceği söylendiğinde hepimiz çok heyecanlandık. Derslere ara verildi ve Atatürk’ü beklemeye başladık. Benim masam, pencerenin yanındaydı. Atatürk’ten önce onun gri renkli köpeği sınıfa girip şöyle bir dolaşarak, çıktı. Ardından gri renk bir sivil takım elbiseyle Atatürk, sınıfımıza girdi. Selam verip bizlere gülümsedikten sonra arkaya, benim masamın yanına gelerek, arkasını cama dayadı. Bir arkadaşımızı tahtaya kaldırdı. Bir ara elini, masamın üzerine koydu. O anda uzanıp elini öpmek istedim ama cesaret edemedim. Bir süre sonra da sınıfımızdan ayrıldı. Bugün, halen neden Atatürk’ün elini öpemediğime üzülüyorum. Atatürk, o akşam, İstasyon Meydanı’nda, halka bir konuşma yaptı. Hınca hınç bir kalabalık vardı. Meydan, bayram yeri gibiydi. Neredeyse tüm Balıkesir oradaydı. Atatürk’ün konuşmasını, meydanın hemen yanındaki bir akrabamın evinin balkonundan dinledim.”

Bir yıl sonra, cumhuriyetin 10. Yılında Bursa Öğretmen Okulu’nda öğrenciyken, bu okulun izcisi olarak Ankara’ya gittiğini belirten Kıymet Gazez, şöyle konuştu:

“O gün, Atatürk, kurmaylarının da bulunduğu bir araçla stadyuma giderken, çok yakınımızdan geçti. Elimi uzatsam, ona dokunabilecek kadar yakındım. Atatürk’ün o yıl orada okuduğu 10. Yıl Nutku’nu canlı bir şekilde dinleme mutluluğuna ulaştım. O nutkun sonundaki,”Ne mutlu Türk’üm diyene!” cümlesi büyük alkış toplamıştı.”

Atatürk gibi bir devlet adamının bir daha dünyaya gelmeyeceğini vurgulayan emekli edebiyat öğretmeni Kıymet Gazez, “Atatürk, padişahlık döneminin borçlarını ödedi. Kurtuluş Savaşı’ndan başarıyla çıktı. Devrimleri yaptı. Cumhuriyeti kurdu. Onun döneminde öğretmenlik maaşım 42 liraydı. Sonra 50 lira oldu. Harca harca bitmezdi. Paranın değeri vardı.”

            GÖNEN’İN İŞGALİNİ VE KURTULUŞUNU YAŞADI

Doğum yeri Gönen’in düşman işgalini ve kurtuluşunu gördüğüne işaret eden Gazez, şunları anlattı:

“İşgal yıllarında, Gönen’de bir Rum Mahallesi ve Rum Kilisesi vardı. Yunan askerlerinin kışlası bulunuyordu. Rumlarla Yunanlıların astıkları astık, kestikleri kestikti. Gönen Müftüsü, Kurtuluş Savaşı’yla ilgili vaaz verdi diye tırnakları sökülerek, işkenceyle öldürüldü. Bir gece Rumlarla Yunanlılar, Gönen’de Türk katliamı yapmaya karar verdiler. Müslümanların yaşadığı evlerin kapılarına, kireçle çarpı işareti koydular. O gece, tüm komşular, bizim evde toplandılar. Kadınlar, korkudan birbirlerine sarılarak ağlaşıyordu. Ben, annemin kucağındaydım. Annemin, korkudan titrediğini hissediyordum. Namazlar kılınıyor, dualar ediliyordu. Hava kararırken, ilçede silah sesleri duyuldu. Balıkesir’den gelen Kuvay-ı Milliye güçleri ilçemize girerek bizleri kurtarmış, Yunanlıları yok etmişti. Sabaha karşı minarelerimizden okunan ezanlar, kurtuluşumuzu müjdeliyordu. Yine hiç unutmuyorum, Yunanlıların, ilçemizden yok edilmesinin ardından Zeytullah ismindeki kişi, bugünün Darüşşafaka kurumu gibi bir “Öksüzler Yurdu” açtı. Kurtuluş Savaşı’nda babalarını yitiren çocuklar, bu yurtta barındırılarak okutulup meslek sahibi yapıldılar.”

İlkokula başladığı sırada Arapça harflerle öğretim yapıldığına dikkat çeken Gazez, şöyle konuştu:

“Arap harflerini hiç sevmedim. Zaten 1. Sınıftan 2. Sınıfa iltimasla geçtim. İkinci sınıfı Balıkesir’de okudum.1928 yılında, dördüncü sınıf öğrencisiyken, Latin harfleri kabul edildi. Bu harfleri çok sevdim. Eğer Atatürk, ülkemizde Latin harflerini getirmeseydi, değil ülkeme 40 yıl hizmet etmek, okur-yazar bile olamazdım.”

            DENGELİ BESLENİYOR

Uzun yaşamın sırrını öncelikle dengeli beslenmesine bağlayan 103 yaşındaki Kıymet Gazez, şunları söyledi:

“Beslenme konusunda doktorların önerilerine aynen uyarım. Aradan 4 saat geçmeden, yeni bir şey yemem. Meyveyi, yemekten önce yerim. Her yemeğimde zeytinyağı kullanırım. Sebze yemeklerini tercih ederim. Mecbur kalmazsam et yemekleri yemem.”

NOT: Bu söyleşi, Bandırma Ticaret Odası’nın 2017 yılı dergisinde ve diğer yayın organlarında yayınlanmıştır.

Önder Balıkçı

 

11 Nisan 2022 Pazartesi

Osmanlı Tarihi Ve Tarihin Paradigmik İlkeleri -XVII-

 

 

Osmanlı Devleti’ne tabakalaşmasının paralelinde yapısındaki işlevsellik yönüyle, global olarak genel hatlar dikkate alınıp tarihsel özü mahiyeti ile bakıldığında devlet sisteminin temelinde üç ana kurumsal yapının varlığı gözlenir: Askeridini ve mesleki. Öte yandan da söz konusu bu üç kurumun fiili varlık olarak sosyal yapıdaki tabaklaşma çerçevesinde seyfiyeilmiye ve ahilik sınıfı kadroları şeklinde bir zümreleşmeyi de oluşturdukları göze çarpar.

Seyfiye sınıfı (zümresi), teşkilat olarak başlangıçta Selçuklulardan geldiğinden taşra olarak addedilebilecek eski Beylikler sahasında varlığını sürdürüyorken bir Avrupa coğrafyası olarak Rumeli’deki yayılmanın sağladığı olanaklarla zamanla giderekten Hanedan odaklı olarak merkezin bir öğesi olmuştur. Gene Hanedan’a yakın bir zümre (sınıf) olarak ilmiyeteşkilatı olarak kuruluş döneminde taşradaki tarikat şeyhlerince temsil edilirken daha sonraları “payitaht” merkezindeki ulema kadrolarının bu alanın iktidar gücünü ele geçirmesi ile bu zümrece temsil edilmeye başlandığı görülmektedir.

Öte yandan iktidar gücünün sıklet noktasının merkez-çevre arasında Osmanlı tarihi boyunca gel-git hareketi yapan bir salınım sergilediğini burada yeri gelmişken özellikle belirtmeden geçmemek gerekir. Bu durumun, yani iktidar gücü sıklet özeğinin merkezçevre arasındaki gel-git şeklindeki oynaklığı üretsel esasa yerine fetih esasına dayanan, yani altyapısal olmayıp üstyapısal toplumsal dizge temelli olan devlet yapısının bir sonucu olduğunu belirtmek doğru ve yerinde olacaktır.

Ayrıca, devlet yapısında zaman içinde ortaya çıkan kaçınılmaz bir olgunlaşma olgusu olan bürokratikleşmenin bir sonucu olarak da İmparatorluk’un son asırlarında ortaya çıkan bu süreçte bir “kalemiyye” sınıfının oluştuğu bilinmektedir. Söz konusu bu bürokratik kurumlaşmanın başlangıcı olarak da Osmanlı’da Batı tipi diplomasinin belirdiği bir dönem olan “Lale Devri”ni kabul etmek doğru olacaktır. Ancak, gerçek anlamda Batı tipi bir bürokratikleşme süreci için Tanzimat dönemini beklemek gerekmiştir diye düşünüyorum.

Merkez-çevre arasında ortaya çıkan bu yatay boyuttaki güç sıkleti noktası kaymalarının yanı sıra, yine vurgulanması gereken diğer bir benzer bir olgu daha vardır. Bu, dikotomik kutupsal bir yapılanış biçimi olan dikey boyutun en önemli temel-öğesel göstergesi olarak ahilik ve ilmiye teşkilatları arasında tarih boyunca gene karşılıklı gel-git hareketi şeklinde görülen iktidar gücü sıklet noktalarındaki kaymalardır.

Öte yandan, birey olarak insan, dolayısıyla derlemsel yapı olarak toplum formasyonuna özdeksel ve tinsel yönler sağlaması bakımından ticari (ekonomik) mahiyetteki kurumlaşmanın, dini mahiyette olandan, toplumsal değerler sağlama yönü ile Osmanlı Emperyal Sistemi’ne total olarak daha düşük düzeyli bir temsiliyet sağladığı açıkça görülmektedir. Bu iki toplumsal kurumdan ilkinin İmparatorluk’un yükseliş, diğerinin ise duraklama ve gerileme dönemlerinde özellikle güç kazandığını söylemek yerinde bir saptama olacaktır.

Bu bağlamda konuya tekraren bakıldığında, Osmanlı’nın emperyal bir düzen olarak ereğinin fetih edilmiş büyük coğrafyada ticariemtia transaksiyonuna ve sağlıklı bir küresel iletişime fiziken erişim güvenliğinin sağlaması ve denetlemesi olduğu görülmektedir.

Bu bakımdan, varoluşunu belirtilen bu maksatla sağlayan “hegemonik bir düzen şekli olarak Osmanlı İmparatorluğu,nüfus yoğunluğu dikkate alındığında eriştiği coğrafyadaki doğal-kıtasal sınırların genişliği yönüyle Batı’nın ve Ortadoğu’nun en son “Ortaçağ Emperyal Düzeni” örneğini oluşturduğunu söylemek olanaklıdır.

Bu nedenle “Pax Ottomana” teriminin hiç de yanıltıcı olmadığını vurgulamakta yarar var sanırım.(*)

__________________

(*) Devamı gelecektir.

Mustafa Özcan

 

7 Mart 2022 Pazartesi

Osmanlı Tarihi Ve Tarihin Paradigmik İlkeleri -XVI-

 

Dizide, tarihin genelinin çeşitli yönleri ile ele alınarak kavramsal ağırlıklı bir değerlendirmenin yapıldığı on beş başlıklı kesimin yeterli bir hacme ulaştığını düşünüyorum. Eksik kalan kavramsal alanların ikmalinin değerli okuyanlarca yapılabileceğinden emin olduğumdan artık Osmanlı Tarihinden tarih geneli için damıtılabilecek yönsemeleri, çıkarımları, ilkeleri, paradigmaları aramaya çıkmanın zamanı geldi diye düşünüyorum.

 Öte yandan, özetleyici bir bakışla ele alındığında emperyalist olmayıp emperyal olduğu görülen Osmanlı İmparatorluğu‘nu tarihin paradigmik ilkelerini aramak yönüyle gözlem altına almanın oldukça verimli entelektüel bir uğraş olacağı kanısındayım.

Resmi adı ile Devlet-i Aliyye-i Osmâniyye’ye en genel tarihsel görüngeden gerçekleştirilecek kısa bir göz atışta ilk görünen resmin özet olarak üç katmanlı sosyal bir yapı olduğu ve bunun da kısaca şöylece betimlenmesinin olanaklı olduğunu varsayıyorum: Osmanlı’nın belirgin olan emperyal özelliğinde, dar-ül harp olarak gördüğü Hıristiyan Avrupa Kıtası’na İslam’ı yayma görünür ereği doğrultusundaki misyon ile fethedilen topraklarda ilk hiyerarşideki en“Tepe” katman olan Hanedan’ın egemenlik hükmünün yürütümünün esas alındığı bir anlayışın var olduğunu söyleyebiliriz. Yani İslam, tarihteki tüm imparatorluklarda olduğu gibi bir din temeli üzerinde bir Hanedanın hegemonyasının sürdürülmesi için bir vasıta olarak uygulanmış gözükmektedir. Ancak İmparatorluk‘un bu özelliği açık olarak söylemleştirilmemiş bir gerçek olarak kala kalmış gibidir.

 Yukarıda verilen bu bağlamda Osmanlı sosyo-siyasi sistemine daha aşağı doğru bakıldığında toplumda oluşmuş paylaşım temelli katmanlaşmanın varlığı paralelinde şöyle bir resim ile karşılaşılır: Hanedan’ın altındaki ikinci “Tepe” Tımarlı katmanda bulunanlar olarak genelde Osmanlı paşa ve asilzade zümresi ile seyfiye ocaklarını temsil edenleri belirtmek yerinde olacaktır. Bu kesimde egemen olan şey, yani bu kesimin beklentisiyse, Hanedandan biraz daha farklılaşmış olup temelde fetihlerdeki talan, yağma, çapuldan gelen ganimetin paylaşımdaki payını yükseltmektir. Ayrıca Memaliki Osmaniyye’ye katılan mülkün yıllık haraçlarından ve Tımarlı arpalıklarından elde edilecek olan maddi olanakların bölüşümüne yönelik beklentiyi de bu kapsamda saymadan geçmemek gerekir. Memaliki Osmaniyye’deki alt katman olan müstahsil tebaadan bu ardı sıra gelen bu iki Tepe yönetenin alttaki geniş kitleden beklediği şeyse genelde nimete değil külfete katılım sağlamasıdır. Cihan Şümul Devlet-i İslam olmanın idamesi yönünde olan bu görünür erek‘in sağlanması için müstahsil Müslüman tebaadan bu olguyu sahiplenerek benimsemesi beklenir.

Böylece ahalinin muharebede daima yayalar ve neferler olarak cenge (gazaya) katılmak sureti ile en ön saflarda yer alarak kutsal gayeye hizmette amade olması istenir ki bu olgu ayrıca da onların vazifesi olarak görülür.

 İşte bu noktada, tebaanın o çok bilinen, hicvedici olup son derece veciz bir ifade olan aşağıdaki deyişini anmak yoluyla konuya sosyo-psişik bir bağlantı sağlamış olmak istiyorum. “Şalvarı şaltak Osmanlı, Eyeri kaltak Osmanlı, Ekende yok, biçende yok, Yemede ortak Osmanlı.” (*)


(*) Devamı var.

Mustafa ÖZCAN

 

8 Şubat 2022 Salı

Osmanlı Tarihi Ve Tarihin Paradigmik İlkeleri -Xv-

 

Tarihin paradigmik ilkeleri araştırılırken tarihin anlatısı, felsefesi ve bilimi olmak üzere, özellikle popüler olmaya yatkın bu üç ana entelektüel alanın göz önünde tutulması gerektiği konusundaki görüşümü bu makale vasıtası ile ele almak istiyorum. Nitekim böyle yazı dizisi şeklindeki ele alışlarda konu akışının bütünselliğini tamamlamak açısından bu tür bir yaklaşımın gerekli olduğu hususu herhalde diziyi başından beri izlemekte olan değerli okurların dikkatindedir sanırım. Anlatı veya diğer bir deyişle betimleyerek öykülendirme şeklinde belirtilebilecek bir biçim, bir edebi tarz olarak genelde zemininde olaylar örgüsü doğrultusunda ilerleyerek gelişen bilgilendirmeci bir söz akışını temsil etmektedir. Öte yandan felsefi ele alışta ise tarihsel olayların nedenlerinin neler olabileceğinin sorgulanması bu ulamdaki fikir çerçevesinin temelini oluşturur. Burada başvurulan çerçeve yöntemsel yaklaşımı oluşturan yapıyı ortaya koyar. Pratik açıdan bakıldığında, yöntem her zaman olduğu gibi burada da konunun “nasıl”ını keşfetmedeki yolu-yordamı ortaya koyan esas olarak daima ve hep en önde gelen işlevselliği temsil etmektedir. Ancak, paradigmik ilkeler pratik açıdan değil de teorik veya diğer bir deyişle soyut bilimsel temel ile araştırılmak üzere ele alındığındaysa gelinen zemin oldukça karmaşıklaşmış olan bir düzeyi yansıtmaktadır.

Örneğin bu durumda söz konusu olan bilimsel ele alışta başvurulacak bir görünge olarak konuya bir yandan yoruma dayalı mikro-sosyolojikdüzlemden bakılması gerekirken öte yandan da makro-sosyolojik görünge ile anlatının akışında olgusal (olgusallığı istatistiksel veriler ile doğrulanabilen) bir illiyet (nedensellik, kauzalite) çerçevesinin oluşturulması gerekmektedir.Büyük Tarih anlatısında zamanın en geniş ve mekânınsa en büyük oluşu nedeni ile kaçınılmaz olarak azami genişlikteki bir olgusallığın var oluşundan ötürü belirtilen tarzdadır.
(*) Devam edecektir.

 

Mustafa ÖZCAN

 


17 Ocak 2022 Pazartesi

Osmanlı Tarihi Ve Tarihin Paradigmik İlkeleri -Xıv-

 

‘Büyük Tarih’ konusu kapsamına müfredat olarak nelerin girdiğine bakıldığında, belirtildiği gibi ilk aşamada astrofiziktemelindeki anlatı ile başlayan evren kozmogonisinin ele alındığı görülür. Bu kapsamdaki öyküye, 13,8 milyar yıl önce yüksek yoğunluk ve ısıdaki noktasal bir tekillikten kuantum dalgalanmaları sonucu 10-43 saniye olarak verilen Planck Zamanı içinde oluştuğu kabul edilen “Büyük Patlama” ile başlanır. Anlatı, havsala dışı bu olayın ardından saniyenin yüz milyarda biri kadar zamanda meydana gelen şişme şeklindeki kozmik genişleme ile ortaya çıkan üçü uzay ve biri zaman olmak üzere dört kozmik boyutlu evrenin oluşumun betimlenmesi ile sürer. Bundan sonraki müfredatiçeriğinde, yazarlara göre bazı nüanslar olmasına karşın genelde kozmik genişleme ile beliren enerji/madde dönüşümünün bir sonucu olan galaktik bulutsu oluşumu hakkında bilgi verilir. Bu doğrultudaki müfredatın omurgasını ise, Büyük Patlama ile şişmenin ardından yüzde bir saniye sonra primordiyal (ilksel) madde olarak ortaya çıkan hidrojen çekirdeği, yani proton ve ondan nükleer füzyon ile sentezlenen helyum çekirdeğinin istikrarlı hale gelmesi süreci hakkındaki bilgilendirme oluşturur. Böylece, maddenin istikrarlaşması için geçen 379 bin yılın sonunda evrenin ilk ışığını veren galaktik bulutsular ve ilksel yıldızlar eskil (kadim) evreni oluşturarak bize görebileceğimiz en erken evren resmini sağlar. Yıldızsal füzyon ile hidrojenini helyuma dönüştürerek nükleer yakıtını çok kısa zamanda tükenen bu ilksel yıldızların kütle-çekimden dolayı içe çöküp patlaması sonucunda daha ağır elementlerin oluşumu hakkındaki anlatı ise kozmik evrim öyküsünün bundan sonraki bölümünde yer alır. Birincil tip ilksel yıldızlardaki hafif elementler ile bu yıldızların süper nova ile ölümleri sırasında ortaya çıkan binde bir oranındaki ağır elementleri içeren bulutsuların yoğunlaşma ürünü olarak da ikincil tip yıldızlar meydana gelir. Bir örneği de güneş olan bu yıldızların gezegen sistemlerini oluşturması ise şimdilik sadece bizim sistemimiz örneğinde çağcıl (modern) evrenin gelişim öyküsü mahiyeti ile sonraki bölümün anlatı odağında yer alır. Canlılığın henüz bilinen biricik yeri olması nedeni ile yerküre için jeolojik ve ekolojik öykü biyosfer ve biyolojik evrim odaklı anlatının esasını oluşturmakla birlikte buradaki müfredatın ağırlıklandırılmasında yazarına göre oldukça farklı temaların seçilebildiği göze çarpmaktadır. Bir yazar temayı insan ekolojisi yönünde kurgularken bir diğeri dünya coğrafyası ekseninde ortaya koyabilmektedir. Gene, bazı yazarlarca tarihö ncesi bir yaklaşım doğrultusunda paleo-antropolojik ağırlıklı bir tema benimsenerek konunun ele alınışında tarih yönüne ağırlık verilebilmektedir. Öte yandan, belli bir yöne odaklanarak müfredatı o yönde ağırlıklandırma yerine anlatıya temel oluşturan alanları çeşitlendirerek dağıtık bir müfredatın da benimsenmesi söz konusu olabilmektedir. Bu tür ele alışlarda astronomi, kozmoloji, fizik, kimya, evrimsel biyoloji, paleontoloji, antropoloji ve arkeoloji disiplinlerin tamamından etkin bir şekilde yararlanılmaktadır. Bu durumda anlatı temasının omurgası doğa tarihi ve çevreci (ekolojik) coğrafya üzerine kurulur. Çünkü önceki ele alışlarda konuya tarih veya bilim olmak üzere iki kutuplu üst ulamsal bakıştan biri esas alındığından bu ikisinin dışında diğer üçüncü üst ulamsal bakışınsa doğa tarihi ve çevreci (ekolojik) coğrafya üzerinden olabileceği açıktır. Görülüyor ki, en geniş tarihin bu yeni anlatı biçimi için genelde daha çok ekolojik (çevreci) olgu ana tema olarak benimsemiş gözükmektedir. Ancak burada da iki tercihli bir durum öne çıkmaktadır. Biri Gaia Kuramı tarzı olarak gezegenimizi canlı holistik bir bütünmahiyeti ile ele alan yaklaşım olurken, diğeri ekosistemik temelli analitik-redüksiyonist yaklaşımı benimsemektedir.Büyük Tarih konusunda değinilmeden geçilmemesi gereken diğer bir husus da anlatı bütününü yönlendiren stigmerjik özün ne olduğu sorusudur. Bu tür bilgi oluşum ve akış süreçlerinde kaçınılmaz olarak zaman okunun, yani termodinamiğin ikinci yasası olarak entropinin düzen bozucu ajan olarak devrede olduğu bilinmektedir. Düzen bozuculuğu sistem kurarak ve besleyerek aşmaya çalışan enerji yitirgen yapıların olmazsa olmazı mahiyetindeki girdisi olan enformasyonunsa entropiye karşı gelmekte olduğu noktasından hareket ile uzay/zaman akışında giderek artan bir karmaşıklaşma olgusunun stigmerjik öz olduğu ve süreci yönettiğini söylemek doğru olacaktır. Nitekim “Big History” (Büyük Tarih) kavramının isim babası David Christian daha ilk kitabında (**) 2 konuyu uzay/zaman akışı içinde gelişensekiz aşamalı bir karmaşıklaşma süreci olarak kurgulayıp ele almaktadır. Yazarın diğer iki yazar, C. S. Brown ve C. Benjamin ile birlikte kaleme aldığı yeni kitabında da ayni müfredatta ayni aşamalandırmanın benimsediği görülmektedir (*) 3. Genel olarak ifade etmek gerekirse, benim düşünceme göre 21. Yüzyıl evreni bütünsel görüngeden kavrama çağı olma eğilimi yönünde yol almakta olduğundan holistik anlayışa dayalı olarak en uygun tarih yaklaşımı mahiyeti ile Büyük Tarih tasarımının benimsenmesi doğru bir seçim olacaktır. (*)Devam edecektir. (**) Christian. D. , Maps of Time: An Inroduction to Big History, University of California Press, 2004. (***) Christian, D. , C.S. Brown and C. Benjamin, Big History: Between Nothing and Everything, McGraw-Hill Education, 2014.

Mustafa ÖZCAN