12 Mart 2015 Perşembe

Gönen, Ömer Seyfettin ve And Öyküsü (Mustafa Özcan, 12 Mart 2015)

Gönen, Ömer Seyfettin ve And Öyküsü

Ömer Seyfettin Haftası’nın 26.’sının kutlanmaya başlandığı 2015 Mart ayının şu günlerinde Gönen Kültür Platformu olarak 6 Mart 1920’de dünyadan göçmüş olan bu en tanınmış hemşehrimizi anımsamadan geçmek bir gaflet olur sanırım.

Bilindiği gibi, Ömer Seyfettin’in ölüm ve doğum tarihleri arasındaki (11 Mart 1894 - 6 Mart 1920) beş günlük süre olan 6-11 Mart, bir anma haftası mahiyeti ile Gönen’lilerce içtenlikle benimsenmiş olaraktan Kent’imizde ve sanat dünyasında yıllardan beri kutlanmaktadır.  

Hafta, Yazar’ın And adlı öyküsündeki giriş tümcesi ile Kent’imizin tanınmasına yapmış olduğu olağan üstü katkının bir karşılığı olan minnet borcunun ödenmesini temsilen oluşturulmuş bir sanat etkinliğidir.

Bir zamanların ilkokul okuma kitaplarında yer almış olan Gönen’deki geçen çocukluk dönemini anlattığı And adlı bu çok tanımış öyküsünde Ömer Seyfettin, olayın hem kahramanı hem de anlatıcısıdır.

Yazar hikâyeyi doğup büyüdüğü ve çocukluk yıllarının geçtiği 19. Yüzyıl sonlarının şirin kasabası Gönen’i edebiyat tarihimizin o en meşhur üç sözcüklü tümcesi ile başlayarak anlatır: Ben Gönen’de doğdum.

Ömer Seyfettin, memleketi ile ilgili anılarını yirmi yıldır görmediği için aklında kalmış olanlar üzerinden kurduğu hayali betimlemeler yaparak kaleme almıştır. Ayrıca, öyküsünde bir çocuk olarak doğaldır ki evini, okulunu ve de, en çok öykünün temasını oluşturan kan kardeşlik olgusunun özündeki can arkadaşı “Mıstık” ile olan derin dostluğunu anımsar.   

Öyküde anlattığı gerçek olaydaki çocukluk kan kardeşi Mustafa’nın (*) O’nun için can verme şeklinde gerçekleşen fedakâr davranışı Ömer Seyfettin’de öyle ağır bir çocukluk vuruğu yaratmış olmalı ki öyküde vurguladığı gibi “Mıstık” artık O’nun için bir yaşam kahramanıdır.  

Yazımı romantik edebi sanat alanının duygusallık sunan ulamında bir anıt niteliğinde olan öykünün internetteki bir sitede (**) yapılmış kısa özetini alıntılayıp aktararak sürdüreyim:  

“Eviyle ilgili hatırladıklarını anlattıktan sonra okulunu tanıtır. Okuldaki hocalarıyla ilgili bilgi verdikten sonra okulda başından geçen bir hatırayı anlatır. Büyük Hoca bir gün yalan söylediğini düşünerek sertçe kahramanın kulağını çekmiştir. Oysa o doğruyu söylemiştir. Olay şöyle gelişir:

Bahçedeki fıçının musluğu koparılır. Kahramanımız onu koparan hasta ve zayıf çocuğu görüp hocasına haber verir. Çocuk ceza olarak falakaya yatırılacağı esnada başka bir çocuk onun suçu olmadığını koparanın kendisi olduğunu söyler ve falakaya o yatar. Öğretmen de arkadaşına iftira attığını düşünerek anlatıcının kulağını çeker, kahramanımız  ağlar. Akşam okul dağılırken kahraman anlatıcı, dayağı yiyen çocuğa çıkışır ve niçin yalan attığını sorar. Çocuk da kimseye söylememesi kaydıyla asıl suçlu olan çocukla kan kardeşi olarak ant içtiklerini, o çok hasta olduğu için de dayağı onun yerine yediğini anlatır.  Anlatıcı ant içmenin ne olduğunu sorar ve o da birbirlerinin kanını içerek ant içtiklerini ve ölünceye kadar birbirlerinin yardımına koşmaya söz verdiklerini anlatır. Okuldaki pek çok çocuk ant içmiştir. Hatta bir gün okuldayken bunun nasıl yapıldığını da kendi gözleriyle görür. Kahraman anlatıcı,  kendini yalnız hisseder ve kendisinin de bir kan kardeşi olmasını çok ister. Bu fikrini annesine açar ama annesi bunun saçmalık olduğunu söyleyerek razı gelmez. Ama kafasına  koymuştur. Nihayet beklenmeyen bir kaza sonucu kan kardeşini kazanır. Komşularının oğlu Mıstık sevilen güçlü bir çocuktur. Her cuma sabahı büyük bir deste söğüt dalı getirir ve çocuklar bunlarla cirit oynar ve at yapıp yarışırlar. Yine bir cuma sabahı söğüt dallarından en uzun olanını kahraman anlatıcı alır ve çakıyla at yaparken yanlışlıkla parmağını keser. Aklına hemen ant içmek gelir. Mıstığın da bir yerini kesmesini ve kan kardeşi olmasını ister. Mıstık razı olur. Birbirlerinin kanlarını karıştırarak emerler ve ant içerler. Bu olayın üzerinden epeyce zaman geçmiştir. Bir gün okuldan birlikte eve dönerlerken iri ve kara bir köpeğin uzaktan hızla üzerlerine doğru koştuğunu görürler. Köpeğin arkasından iri sopalarla koşan adamlar kaçmalarını yoksa köpeğin ısıracağını söylerler. Gözleri ateş gibi parlayan köpek onlara iyice yaklaştığında Mıstık “Arkama saklan” diyerek bağırır ve öne geçer. Köpek Mıstığa saldırır ve bir müddet boğuşurlar. Arkadan gelen adamlar sopalarla köpeğe vurunca köpek gider ama Mıstığın kollarından ve burnundan kanlar akmaktadır. Ertesi günler Mıstık okula gelmeyince kahraman anlatıcı  annesine durumunu sorar. O da Mıstığın hasta olduğunu söyler. Mıstık kuduz olmuştur. Tedavisi için Bandırmaya götürülür. Oradan da İstanbul’a götüreceklerdir. Ama  bir gün Mıstğın öldüğü haberini alırlar. Kahraman anlatıcı bundan sonra sol eli işaret parmağındaki yara izini her gördüğünde andı için  ölen kahraman kan kardeşini hatırlar. Onun hayalini görür gibi olur.”

Ömer Seyfettin’İ beş yıl sonra Ölümünün 100. Yılı”nı idrak edeceğimiz 2020 Yılındaki   Haftasında kendisine yaraşır kurumsallaşmalara ve söylemlere dayalı proje ve etkinliklerle kutlayarak yad etmeyi daha şimdiden planlayarak hedeflemeliyiz. Ayrıca bu en tanınmış hemşehrimiz’i şimdiye dek yapıldığından farklı olarak, sadece romantik-idealist perspektiften bakarak değil de, artık realist-rasyonel pespektiften bakıp görerek de anlama zamanının gelmiş olduğunu bu vesile ile anımsatarak yazımı tamamlamak istiyorum.

Mustafa Özcan (12 Mart 2015)
______________
(*)  Malkoç Mahallesi Hüseyin Çavuş Caddesi’nde oturan Kadiroğlu Mustafa (Hikmet Küçükköse tarafından verilmiş bilgidir).

(**) http://www.edebiyatfatihi.net/2014/09/omer-seyfettin-ant-hikayesinin.html


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder