28 Şubat 2016 Pazar

Adı Çıkmış Bir Tebaa, Görünmez Vatandaşlar Kuzeybatı Anadolu’da Türk Milli Hareketine Karşı Kuzey Kafkasyalı Direnişi 1919-23 (Bölüm 3) (*)


Adı Çıkmış Bir Tebaa, Görünmez Vatandaşlar Kuzeybatı Anadolu’da Türk Milli Hareketine Karşı Kuzey Kafkasyalı Direnişi 1919-23 (Bölüm 3)



Hayal Kırıklığının Nedenleri: Çerkezler ve Türk Kurtuluş Savaşının Başlangıcı

İTC uzun zamandır imparatorluğun mağlubiyet ve işgal ihtimali için hazırlanıyordu (20).  1918 Kasım’ında Mondros Ateşkesi’nden hemen sonra, Avrupa işgaline karşı savaş sonrası bir direniş oluştu. İTC ve onların şehirlerdeki takipçileri tarafından yönetilen bu mücadele önce Güney Marmara’da İzmit ve Adapazarı çevresinde ortaya çıktı (21). Esas olarak İngiliz işgaline yönelik olsa da, İTC’nin ilk saldırılarının ana hedefleri sürgünden dönen Ermeni ve Yunanlardı (22). Yunanistan’ın İzmir’i işgali direnişin rotasını ve örgütlenmesini değiştirdi. 1919 Kasım’ında, Yunan askeri birliklerinin Ege kıyılarına ilk kez ayak basmalarından altı ay sonra, Mustafa Kemal direniş üzerindeki hâkimiyetini sağlamlaştırdı ve direnişe Kuva-yi Milliye adını verdi.

Güney Marmara’da birkaç Çerkes, Kuva-yi Milliyeciler’in Yunanlara karşı silahlanma çağrısına yanıt verdi. İzmir’in işgalinden haftalar sonra, o zamanlar düşük rütbeli ve pek tanınmayan bir Teşkilat-ı Mahsusa görevlisi ve çete lideri olan Çerkes Ethem, kardeşi Reşit, Rauf Orbay ve Bekir Sami’nin (Günsev) çabalarıyla Kuva-yi Milliye Hareketi’ne katıldı. Kuvayi Milliyeciler, Rauf Orbay’ın kayın biraderi Aziz Bey’in ricası üzerine Manyaslı bir başka Çerkes çeteci olan Takığ Şevket’i de aralarına kattılar (24).

Her iki örnekte de Kuva-yi Milliye ve bu bölgesel nüfuzu olan Çerkesler arasındaki aracılar hem Çerkes’diler hem de İTC ile sağlam bağları vardı. Başka bir deyişle, bu insanların Kuva-yi Milliye’de görev almaları Teşkilat-ı Mahsusa’nın savaş zamanındaki görevlendirme politikalarının bir uzantısıydı.

1919’un Mayıs ve Kasım ayları arasında, Kuva-yi Milliye’nin gelişen yönetimi, Karacabey, Kirmasti, Bilecik, İzmit ve Biga gibi bölgelerde Ethem ve Takığ’a benzer özellikteki çete liderlerini silah altına almak için geniş çaplı bir girişim başlattılar. Ulaşabildiğimiz bilgilere göre, Kuva-yi Milliye’ye az miktarda katılım oldu (bu sırada Padişah ve Şeyh-ül İslam tarafından bir ayaklanma ilanı yapılmıştı). Teşkilat-ı Mahsusa’daki görevlerinden Biga’ya dönen Çerkesler arasında Kuva-yi Milliyeci harekete katılma karşıtı bir görüş birliği olduğu söyleniyordu (25). Osmanlı ordusu ve Kuva-yi Milliyeci birlikler tarafından besin maddesi ve muhtelif maddelere zorla el koyulması bu antipatiye katkıda bulunuyordu. Genel olarak halkın büyük çoğunluğu “savaştan bıkmaya” başlamıştı (26).

Güney Marmara’da isyana neden olan bütün faktörler arasında en ciddisi olan Kuva-yi Milliyeciler’in Kuzey Kafkasyalılar’ın da içinde bulunduğu bölgesel uyuşmazlıklara müdahalesi; birçoğunun Kuva-yi Milliye hareketine yüz çevirmesine neden oldu. 1919 kışında, Kara Hasan isimli bir Pomak çete lideri Biga’da yönetimi ele geçirerek kendini bilfiil bölge lideri ilan etti (27). Hasan’ın bölgesel otorite olarak hareket etmesi, bir Kuzey Kafkasyalı olan Çerkes Neş’et komutasındaki rakip bir milis kuvvetin planlarıyla doğrudan çakışıyordu.  Geçici bir çıkar ittifakında, hem bölgenin ileri gelenlerini hem de Kuva-yi Milliye destekçilerini arkasına alan Hasan, Neş’et’i ülkeden sürerek çetesinin büyük kısmını yok etti (28). Kuva-yi Milliyeciler de daha önce Talat Paşa’nın kayın biraderinin komutası altında olan bir Arnavut milisle yaşanan bir anlaşmazlık üzerine, Karamüsel ve Değirmendere muhitindeki bir grup Laz ve Gürcü çeteciye benzer bir düşmanca tavır takındı (29).

En büyük kriz 1919’un Temmuz ve Kasım ayları arasında, Karacabey ve Kirmastı’nın ileri gelenlerinden iki rakip grubun Karacabey kaymakam vekilliği makamına dair bir anlaşmazlık nedeniyle birbirlerine karşı harekete geçmeleriyle meydana geldi. İlkin (Osmanlı Makedonya’sından göçmüş olan) Arnavut ileri gelenlerinden bir grup, (göreve tayinle gelen bir Çerkes’in Arnavut milislerce şehirden kovulması sonrasında) makamı ele geçirdiler.
Bölgeden bir Arnavut’un kaymakam vekili olmasıyla, Çerkes ileri gelenleri Arnavutlar’a ait tarla ve iş yerlerine baskın yaptıkları geniş çaplı bir seferberlikle misilleme yaptılar. Batı işgaline karşı bölgedeki Müslümanlarla ittifak kurmaya daha çok önem veren Kuva-yi Milliyeciler, Arnavutlar’ın tarafını tutarak Çerkesler tarafından yağmalanmış malların geri verilmesini talep ettiler (30). Hatta Kuva-yi Milliyeci bir komutan, (muhtemelen üst komutadan gelen istekler doğrultusunda) Karacabey/Kirmasti bölgesindeki anlaşmazlığa karışan bir grup Çerkes’i tutuklama girişiminde bulundu. Karacabey’deki Çerkes çeteler, şüphelileri ele geçirmeden önce görevlileri öldürüp, Kuva-yi Milliye birliklerini bölgeden kovdular (31).

Tüm bu aşağılanmaya rağmen Kuva-yi Milliyeci bölge komutanı Bekir Sami (Günsev), Kirmasti bozgunundan sorumlu olan Çerkes çetelerinin halen Kuva-yi Milliye safına çekilebileceğine dair resmi yazışmalara devam etti. Fakat bu noktada durum daha da kötüleşirken, bölgedeki birçok Kuzey Kafkasyalı ileri gelen bu nedenlerden dolayı Kuva-yi Milliyecilerle uyuşmazlık halindeydi.

Gün be gün artan zorluklar ve başka bir savaşa dair korku dolu bekleyişlere ek olarak,  Çerkes çeteciler ve bölgedeki ileri gelenler, Kuva-yi Milliyecilerin bölgedeki rakiplerine yönelik desteğini; Jön Türklerden evrimleşmiş Kuva-yi Milliyecilerin, Ermeni ve Yunanlara yaptıkları gibi kendilerini de yok edeceklerine dair bir işaret olarak gördüler.

Bu temelsiz bir endişe değildi. 1917’nin başlarında bir İTC görevlisi, bölgedeki soygunculuğun önüne geçmek ve bölgeyi diğer muhacir ve mülteciler için boşa çıkarmak için,  Karesi ve Hüdevendigar bölgelerindeki bütün Çerkes ve Gürcüler’i sürgün etme fikrini ortaya attı (bizzat Talat Paşa bu planı feshetti) (32). Savaşın sonunda, bütün Kuzey Kafkasyalılar’ın “Ermeniler gibi” sürgün edileceği söylentileri ayyuka çıkmaya başladı (33).  

Hatta Karacabey ve Kirmastı civarındaki Kuzey Kafkasyalılar ve Kuva-yi Milliye Kuvvetleri arasındaki bu şiddetli uyuşmazlık, iki Çerkes ileri geleninin “Türklerin” (Yani İTC/Kuva-yi Milliyecilerin) Çerkesler’i, sahip oldukları “ittihat” ve “ittifak”ları nedeniyle yok etme niyetinde olup olmadıkları teyid etmek amacıyla Bekir Sami (Günsev) ile görüşmesine neden oldu (34).


Sürgün korkusu taşıyan Çerkesler, bu tarz bir politikanın nedenlerini ve gerektirdiklerini anlamışlardı. Sıkı bir şekilde birbirlerine bağlı olan Güney Marmara Çerkes diasporası, birçok yönden Kuzey Kafkasya’dan getirdikleri geleneklerle seçkin bir sınıf tarafından yönetiliyorlardı. Bu “ittihad” ve “ittifak” nedeniyle, Çerkes köylerinin ve bölgelerinin, Jön Türklerin merkezileştime çabalarına direniş gösterme olasılıkları vardı. Prensipte imparatorluğun sadık Sünni Müslüman nüfusuna dahil olmalarına rağmen, Çerkesler yerel özerklik ve taşra etkisi konusunda Ermeni ve Yunanlarla aynı tavrı sergiliyorlardı. Patlak veren bir savaşın yanında, (isyana sebep olabilecek) bu tarz bir özerkliğe müsamaha gösterilemezdi. İTC’nin Ermeni ve Yunanlara karşı gerçekleştirdiği kıyım savaşında piyade ve mülazım olarak yer almış olan bu önde gelenler, aynen diğerleri gibi, sürgünün ölüm anlamına geldiğini çok iyi biliyorlardı.

(*) Devam edecek


24 Ocak 2016 Pazar

Adı Çıkmış Bir Tebaa, Görünmez Vatandaşlar Kuzeybatı Anadolu’da Türk Milli Hareketine Karşı Kuzey Kafkasyalı Direnişi 1919-23 (Bölüm 2) (*)


Adı Çıkmış Bir Tebaa, Görünmez Vatandaşlar Kuzeybatı Anadolu’da Türk Milli Hareketine Karşı Kuzey Kafkasyalı Direnişi 1919-23 (Bölüm 2)



İstisnai Muhacirler: Uzun 19. Yüzyıl Boyunca Kuzey Kafkasyalılar

Ayrılıkçı Çerkes güçlerinin Kurtuluş Savaşı sırasında başlattıkları isyan, üç tarihi tecrübeye dayanıyordu. Kuzey Kafkasyalılar’ın 19. yüzyılın ortasında topluca Güney Marmara’ya gelişi toprak hakları, yerleşim ve toplumsal ilişkilerinin yeniden tanımlanmasıyla beraber büyük bir sosyal karmaşaya yol açmıştı. İkinci bir kırılma noktası da, I. Dünya Savaşı sırasında Kuzey Kafkasyalılar’ın seferberliğiyle ortaya çıktı. Savaş zamanı Osmanlı hükümeti, Osmanlı gizli servisi Teşkilat-ı Mahsusa kadrolarını  Kuzey Kafkasya Diasporası’ndan seçmişti . İttihat ve Terakki’nin savaş dönemi politikaları, Çerkesler’i Osmanlı toplumuna entegre etmekten ziyade bölgedeki  Çerkes önde gelenlerinin ve çetelerinin özerk yapılarını kuvvetlendirdi,  ki bu iki yapının Genç Türklerle ilişkisi pek kuvvetli olmadığı gibi, temkinliydi de. 1918’de alınan mağlubiyet bölgedeki birçok Çerkes için bardağı taşıran son damla oldu. Aksine görüşler olsa da Güney Marmara bölgesi Çerkes liderleri, Mustafa Kemal’in Kuva-yi Milliye Kuvvetleri’ni, ekonominin ve milletin mahvından sorumlu tuttukları İttihat ve Terakki’nin kalıntılarının bir paravanı olduğunu düşünüyordu.

Önce, Güney Marmara Çerkesleri’nin Kuva-yi Milliye’ye karşı direnişi Ahmet Anzavur isimli yaşlı bir jandarma tarafından yönetilen bir halk isyan haline geldi. Bölgenin ileri gelenlerinden, sarayla güçlü bağlara sahip Anzavur, Kuva-yi Milliyecilere karşı bir dizi popülist talep sıralayarak, Çerkesler, Göçmen Arnavutlar, Boşnaklar, Pomaklar ve Aleviler’den oluşan geniş çaplı bir koalisyon oluşturdu.  Bu kararlı köylü direnişinin başarısızlığa uğraması ve 1920-22’deki Yunan işgali; birçok Çerkes ileri gelenini İTC’nin gücü tekrar eline almasına engel olacak alternatif bir saha aramaya itti. 1921 kışında Güney Marmara’da ortak bir Çerkes-Yunan devleti için lobi yapma kararı, halkın desteklediği,  halkçı ve hatta kitlesel milliyetçi bir çabaya dahi dayanmıyordu. Aksine, Anadolu’da özerk bir Müslüman Çerkes bölgesi kurma niyeti; Batı işgal otoriteleriyle, kendileri için bölgesel anlamda etkili bir pozisyon kazanmak isteyen Anzavur’un bir kaç halefi arasında siyasi bir çıkar birliğinin sonucuydu. İTC’nin Güney Marmara’da tekrar güç kazanmasını engellemek için 1922’de yapılan ikinci girişimin başarısız olması, bölgedeki binlerce Çerkes’in sürgünü ve ölümü ile sonuçlandı.

Kuzey Kafkasya halkları ile Osmanlı Devleti arasındaki ilişki, Kuzey Kafkasyalılar’ın 19. yüzyıl ortalarındaki toplu göçünden çok daha önceleri ortaya çıkmıştı. Karadeniz çevresi köle pazarlarında satılan binlerce Kafkasyalı kadın ve erkek (özellikle Adigeler ve Abazalar), Osmanlı İmparatorluğu  haremlerinde, saraylarda ve kışlalarında çalışıyordu. Birçoğu Osmanlı Devleti’nin kademelerinde yükselerek, devletin en önemli kişilikleri haline geldiler. Rus istilası ve bunun sonucunda on binlerce Kuzeybatı Kafkasyalı’nın ülke dışına atılması, Osmanlı İmparatorluğu Çerkes diasporasının yapısını da değiştirdi. Nihai rakamın tahmini zor olsa da, uzmanlar 1859-1914 yılları arasında Osmanlı topraklarına 2,5 milyon kadar Kuzey Kafkasyalı’nın girdiğini tahmin ediyorlar (7). I. Dünya Savaşı’nın çıktığı tarihte, Çerkes diasporası Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşayan Kürtlerin sayısına eşit ya da daha fazlaydı (8).

Kuzey Kafkasyalı mültecilerin Osmanlı İmparatorluğu’na yerleşimi belli bir plan çerçevesinde gerçekleştirildi. Göçmenler yoğunluklu olarak Osmanlı Devleti için yüksek stratejik öneme sahip olarak oluşturulmuş bölgelere yerleştirildi. Bu bölgeler başkenti ve başkentin İç Anadolu’yla olan haberleşme hatlarını da içine alan Güney Marmara’yı da içeriyordu. İstanbul, “savaşçı” Kuzey Kafkasyalıları Kosova, Bulgaristan ve Doğu Anadolu gibi diğer yerleşim bölgelerinde, önemli askeri rakipleri olan Rusya, Avusturya-Macaristan ve Balkan devletlerine karşı tampon nüfus olarak kullanmayı planlıyordu. Bu Müslüman muhacirler, sadık bir şekilde sağladıkları askeri destek ile Güney Marmara gibi bölgelerdeki yerli Osmanlı Hıristiyanlarının oranının düşmesine yardımcı oldular (9).

Çerkes mültecilerin gelişi Karesi, Kale-i Sultaniye, Hüdavendigar, İzmit ve Adapazarı bölgelerinde büyük huzursuzluk yarattı. Yeni ziyaretçileri yerleştirmek üzere yeni köyler inşa edildi. Diğer yandan, bu muhacir akınının yolunu açmak üzere eski köyler ve mahallelere el koyuldu. Her şekilde, Çerkesler’in yerleşimi çok büyük arazilerin asıl sahiplerinin elinden alınmasına (ya da çalınmasına) neden oldu (11).  Bu muhacirlere yapılan maddi yardımlar da (çoğunlukla yiyecek, tohum ve tarımsal araç-gereç şeklinde) yerleşik halkın zararınaydı. Bunların ötesinde Çerkes yerleşimciler gittikçe suygunculuk, hırsızlık ve şiddetle anılmaya başlamıştı. Bölgedeki Osmanlı yetkililerin raporları devamlı olarak, kırsal Çerkesler’in yaygın milis faaliyetlerinden bahsediyordu. Bütün köyler, ana yollar üzerindeki varlıklı tüccarları soyan, toprak çalan ve kiralık cinayetler işleyen çetelere destek ve takviye sağlıyordu.
Bu büyük ölçüde fakir olan Kuzey Kafkasyalı toplumların yerleştirilmesini müteakiben oluşan sosyal bozulma 20. yüzyılın başında da yatışmadı. Yerel halk ve muhacir Çerkesler arasındaki gerilim savaş süresince devam etti ve Biga, Gönen, Manyas, Adapazarı, Karacabey ve Kirmastı gibi bölgelerin yerel politikasını belirledi.

Bir çok mülteci bölgenin ekonomik ve sosyal ortalaması içinde yaşamaya devam etmesine rağmen, Kuzey Kafkasya diasporasının kimi üyeleri, Güney Marmara’daki ekonomik hayatın ve yönetimin çeşitli seviyelerde parçası oldular. Bazı muhacir aileleri belirli bölgelerde yerel bir ün elde etti (İzmit ve Adapazarı’nda, Abhazya’dan Maan, Koç ve Bağ aileleri gibi) ve bölgesel yönetimde bazı görevlere atandılar. Bu yerel seçkin sınıfın kimi üyeleri İstanbul’da, çoğunlukla başkentte yaşayan ve çalışan akrabaları sayesinde, yüksek statülü görevlerde bulunmaktaydı. Birçok Kafkasyalı, özellikle at yetiştiriciliği ve satışı yaparak, yerel ekonominin temel kesimlerine katkıda bulundu. Diğerleri varlıklı kişilerin özel ordularında piyade olarak ya da bağımsız çetelerde çalıştılar. Milis hayatı seçenlerin bazıları, yerel polis kuvvetlerine ya da orduya girerek devletin güvenlik hizmetlerine katıldılar.

Kuzey Kafkasya diasporasının Güney Marmara’da durumlarını belirleyen etkenler kendi içlerinde taşıdıkları etnik ya da dilsel farklılıklardan ziyade, sınıf ve sosyal statüleriydi. I. Dünya Savaşı’nın sonunda İngiliz bir temsilci tarafından yazılan raporda, Anadolu’daki Kuzey Kafkasya diasporası şu şekilde betimleniyordu:

Konstantinopolis ve diğer şehirler başka bir Çerkes sınıfı oluşturdu. Sadakatleri ve İmparatorluğun hareminde kadın ilişkilerinin (yaren ya da eş olarak) etkisi, birçoğunun orduda ve sarayda yüksek mevkilere yükselmesini sağladı. Konstantinopolis ve Kahire’nin önde gelen ailelerinin hatırı sayılır bir bölümü, her halükarda Çerkes kökenliydi. Duygusal olarak çoğunlukla ortalama bir Türk’ten daha Türk’tüler ve kendilerini ayrı bir halk olarak görmüyorlardı.
Birçok suikastçı, gizli ajan ve Türk politikacılar için çalışan diğer fedailer (milisler/çeteler), kent soylu Çerkesler’in daha az saygın sınıflarına mensuptu. Cesaret ve bağlılıkları bu tarz işlere uygundu. İttihat ve Terakki Cemiyeti gibi insanların ellerindeki Çerkesler, bireysel olarak tehlikeli birer araç haline gelebilirdi (12).

Bu anonim İngiliz gözlemci birçok açıdan haklıydı. Kuzey Kafkasyalı kent şeçkinleri Osmanlı İmparatorluğu’nda başkentte ve diğer şehirlerde eşit sayılan ilk zümreydi. Çerkes olmayanlarla birlikte okula devam ettiler ve Osmanlı Devleti’ne diğer seçkinlerle aynı sadakati (ya da sadakatsizliği) gösterdiler. Madalyonun diğer yüzünde ise daha aşağı sınıflardaki Kuzey Kafkasyalılar bulunuyordu. Şehirde ya da kırsalda da yaşasalar, “daha az saygın” olan bu Çerkesler ordu ya da jandarma teşkilatına (ve daha sonra Osmanlı gizli servisine) eleman sağladılar. Kuzey Kafkasya diasporasındaki en olumsuz halk algılarını oluşturan, sosyoekonomik yelpazenin bu bölümüydü (13).

Fakat Çerkeslerde yaşanan bu sınıfsal ayrışma, İngiliz diplomatın gözlemlediğinden daha ayrıntılıydı. Gelir ya da meslekten ziyade,  Osmanlı toplumunun sınıfsal bölümlenmesinin temelinde eğitim yatıyordu. Eğitim, gelişmiş profesyonel bakış açılarına destek veren ve başkent ve diğer şehirlerdeki etkili güç çemberlerine ulaşıma olanak sağlayan sosyal ağlar yarattı. Buna ek olarak, giyimden tavırlara ve inanç sistemlerine kadar kültürel beğenilerin değişmesine neden oldu.

20. yüzyılın başlarında İstanbul, Güney Marmara’da yaşayan Çerkesler’in askeri potansiyeline dikkat kesildi. Sultan 2. Abdülhamit’in hükümdarlık döneminde (1876-1909), Osmanlı Devleti Kuzey Kafkasyalı nüfusu askeri hizmet yoluyla devlete bağlamak için çok hevesliydi. Yapılan planlardan biri, Kuzey Kafkasyalı tarım kölelerini, onları azat etmek karşılığında askere almak ve sahiplerine maddi bir ödeme yapmaktı (14). Ordu ve jandarma teşkilatında Kuzey Kafkasyalı görevlilerin imtiyazlı ve eşsiz hissetmeleri sağlanıyordu. Jandarma teşkilatı ve orduda özel birimler halinde teşkilatlanmışlardı ve “geleneksel giysilerini” (özellikle geniş kürklü bir başlık olan kalpak ve üzerinde fişeklik olan uzun bir üstlük) giymelerine izin veriliyordu. En önemlisi de birçok birim, aynı şehirde yaşayan ve bir bölge ya da “kabile” ileri geleninin komutası altında, aynı geniş ailenin mensupları tarafından oluşturulmuş bulunuyordu.

Fakat bu silah altına alma politikası tümüyle rassal görünmüyordu. Kuzey Kafkasyalılar’ın devletin güvenlik kuvvetlerinde görevlendirilmesinin merkezinde ikincil ve profesyonel ağlar vardı. Kademelerinde görevlendirmek üzere Güney Marmara’ya özel bir öncelik veren Teşkilat-ı Mahsusa’nın kuruluşuyla, bu ağların içsel çalışmalarını anlamış bulunuyoruz. Teşkilat-ı Mahsusa’nın kurucularından olan Hüsamettin Ertürk anılarında Gönen, Adapazarı ve Kandıralı Çerkes “er ve subayların” özellikle Irak hizmeti için görevlendirildiğinden bahsediyor (15).  Fakat bir kısmı Osmanlı’nın savaş taarruzunun en can alıcı ve en gizli noktalarında görev almış olan bu Çerkesler, Türk Kurtuluş Savaşı’nın patlak vermesiyle birbirlerine karşı silaha sarıldılar.

İstanbul Askeri Mahkemesi’nde 1919 öncesinde sunulan tanıklıklar, devletin Güney Marmara’daki görevlendirme politikasıyla ilgili bazı ayrıntıları açığa çıkarır niteliktedir. Karesi Mutasarrıfı Musa Bey bir telgrafta, Balıkesir Livası’ndaki “çetecilerin askere alınmasıyla ilgili şu yorumları yapmıştı:

Proje, Çetecilik yapabilecek olan iki yüz kadar mahkum ve Çerkes ihtiyacının sağlanmasıyla başladı. (…) Karesi’de Kafkas ırklarından yalnızca Çerkesler bulunuyor. Lezgi, Çeçen ya da Gürcü bulunmuyor.  Rusça konuşan ya da Kafkasya’yı bilen ve ziyaret eden neredeyse kimse yok. (…) Eğer orduda ya da arka planda muhariplik ya da çetecilik yapacak bu özelliklere sahip Çerkesler isteniyorsa, bir kaç yüz–üç yüz, dört yüz- kişi bulmak mümkündür. Eğer propoganda maksadıyla belirli sayıda kişi isteniyorsa, Kafkas illeriyle konuşup, anlaşacak beş ila on kişi bulunmaktadır. (…) İsimleri ve menşeleri listelenmiş bu kişiler çok saygın ve müzakere yetenekleri olan kişilerdir (16).
Bu belge, Doğu Anadolu ve Kafkaslardaki sivil halka uygulanan şiddetten ve bundan kimin sorumlu olduğundan daha fazlasını anlatıyor. Bu tarz yazışmalar, Musa Bey gibi yerel yöneticilerin bu şekildeki operasyonlar için ne çeşit adamlar istediklerini ve nereden ve kimlerden elde edeceklerini kesinkes bildiklerini ortaya çıkarıyor. Başka bir deyişle, “çetecilik” gibi akıl çelen bir görevin içinde yer almak üzere seçilmiş adamlar rassal olarak belirlenmiyordu; ya ünleri sayesinde ya da öneriler doğrultusunda önceden tanınıyorlardı ve nitekim birinin yetkisi ya da otoritesi altına giriyorlardı.

Bu piyadelerin İTC’nin; İngiltere, Rusya ve Osmanlı Hıristiyanlarına karşı olan gizli savaşında görevlendirilmesinin sorumluları çoğunlukla Güney Marmara’daki özel çetelerin liderleriydi. Teşkilat-ı Mahsusa tarafından görevlendirilen birçok bölgesel nüfuzlu adamın adını biliyoruz: (Ançok) Ahmet Anzavur, (Süngülü) Davut, Şah İsmail, (Maan) Ali, (Maan) Şirin, Çerkes Bekir Sıtkı, Çerkes Reşit ve kardeşi Ethem. Fakat bu isimlerin birçoğu daha çok, başkentteki çok daha etkili Çerkes görevlilerin aracısı konumundaydı. Adı geçen tüm bu kişiler, İTC ile yakın ilişkide olan Çerkes görevliler tarafından görevlendirilmişti ya da onların hizmetinde bulunuyorlardı. Donanma Komutanı (Çinge) Hüseyin Rauf Orbay Çerkes Reşit’in eski bir arkadaşıydı. Şirin ve Ali, Teşkilat-ı Mahsusa’nın kurucusu Eşref Kuşçubaşı’yla birlikte askerlik yapmışlardı. Ahmet Anzavur Teşkilat-ı Mahsusa’ya; Rauf Orbay gibi önde gelen Kuzey Kafkasya muhacirlerinden oluşan bir grup olan Şimali Kafkas Cemiyeti vasıtasıyla tanıştığı (Met Çanatuka) Yusuf İzzet sayesinde girmişti (17).


Bu adamlar 1918 yılındaki savaştan mağlup olarak döndüklerinde, Güney Marmara’nın büyük bölümünde zorluk ve acıyla karşılaştılar. Açlık kol geziyordu, Mudanya gibi çoğu yerde, insanlar yemek için ot toplamak zorunda kalıyordu (18). Bölge yüz binlerce mühacir için sürgün ve muhafaza noktası haline gelmişti. İzmit, Adapazarı, Balıkesir, Lapseki, Orhangazi, Armutlu, Mudanya ve Ezine’deki Ermeniler, Yunanlar, Boşnaklar ve Arnavutlar evlerinden zorla çıkarılarak Güney ve Doğu Anadolu’daki noktalara sürüldüler. İtilaf Devletleri’nin devam eden saldırıları, on binlerce muhaciri Osmanlı hükümetinden yardım istemek zorunda bıraktı, birçoğu Güney Marmara’ya tekrar yerleştirildi. Osmanlı ordusunda firarlar ve atlı jandarmaların Güney Marmara’dan çekilmesi sebebiyle, 1917 ve 1918 yıllarında bölgede hırsızlık ve eşkıyalık olaylarının çok yüksek oranda artmasına neden oldu. İstanbul’un bölgedeki kontrolü azalınca bütün iller ve köyler, bölge ileri gelenleri, çete liderleri ve diğer nüfuzlu adamların etkisi altına girdi.

(*) Devam edecek

18 Ocak 2016 Pazartesi

Zeytinin Teri... (Dr. Mehmet Uhri)

Sn. Sedat Günay'ın önerisi ile bloğumuza eklenen, Dr. Mehmet Uhri tarafından yazılan, Güney Marmara insanını anlatan bir öyküyü aşağıda bulabilirsiniz...



                                             ***

Zeytinin Teri... 

Arabamız su kaynatmasa durmayacaktık o sıcak yaz günü Balıkesir'in Savaştepe ilçesinde. Yola çıkmadan önce arabaya bakım yaptırmış, hararet sorunu olduğunu söylememe rağmen arızayı bulamamışlardı. Dağda su kaynattıktan sonra motorun soğumasını bekleyip ancak Savaştepe'ye kadar gidebilmiştik.
 
Birlikte yolculuk ettiğim eşim ve kızımın da canı sıkkındı.
Günlerden pazardı ve her yer tatildi. Sanayi sitesinde arabaya baktıracak birilerini aradık, bulamadık. Can sıkıntısı ve çaresizlik içinde söylenirken tamirci aradığımızı duyan birileri aracılığıyla tanıştık Hüseyin amcayla. Elinde küçük bir alet çantası vardı. Yardımcı olmak istediğini söyledi.

Motora yaklaştı, sesini dinledi. Kontağı kapatıp tekrar açtı. Hiçbir yere dokunmadan uzun uzun motoru ve çalışmasını izledi. "motorun soğutma sisteminde sorun görmediğinden" söz etti. Bir süre daha bakındı. 
Sonra; "buldum galiba" diye haykırdı: "Her şey normal görünüyor ve su kaynatıyor ise araba su eksiltiyor demektir. Muhtemelen kalorifer peteği delinmiş, su kaçırıyordur. O takdirde döşemelerin ıslak olmalı" dedi. Gerçekten de onca uzmanın çalıştığı servisin bulamadığı sorunu kısa sürede görmüştü. Arabanın kalorifer sistemi su kaçırıyor eksilen soğutma suyu yüzünden araba hararet yapıyordu. Kalorifer sistemini devre dışı bırakıp geçici
bile olsa su kaçağını önleyip sorunu çözdü, Hüseyin amca.

Teşekkür edip borcumu sordum. Arabanın camındaki tıp armasını gösterdi;
- Doktor musun?
- Evet.
- Bizim hanımın yıllardır geçmeyen ağrıları var. Gelip bakarsan ödeşiriz. 
Ben de hanıma doktor götürmüş, gönlünü almış olurum. Hem de çayımızı içer, soluklanırsınız hep beraber… 
***

Hüseyin amcanın evine gittik. 
Tek katlı bahçeli şirin bir evdi. Hanımının şikayetlerini dinleyip, muayene ettim. Çoğu yaşlılığa ve menopoza bağlı yakınmaları için tavsiyelerde bulunup iki de ilaç yazdım. Kadıncağızın yüzü güldü. Teşekkür etti. Çay hazırlamak için izin istedi.

Bu arada ilkokul çağındaki kızım boş durmuyor odaları karıştırıyordu. Bir şey kırıp dökmesin diye yanına gittiğimde evin bir odasının duvarlarının kitapla dolu olduğunu gördüm. Şaşkınlığım daha da artmıştı. Muhabbet ilerleyince, tamirci sandığım Hüseyin amcanın gerçekte emekli ilkokul öğretmeni olduğunu 39 yıl devlet hizmetinde Ege'nin köylerinde
çalışıp emekli olduktan sonra Savaştepe'ye yerleştiğini anlattı. Çocuklarının okuyup büyük şehre gittiğini burada hanımıyla baş başa yaşadığından dem vurdu. 

“Neden buraya yerleştin? diye sordum..
- Ben okumayı, yazmayı, hayatı burada öğrendim. Sizler bilmezsiniz, unutuldu gitti. Ben Savaştepe köy enstitüsünün ilk mezunlarındanım. 
Hasan Ali Yücel maarif vekili iken ilk köy enstitüsü burada açıldı. Burada öğrendim ben hayatı, bir şeyler öğretmenin nasıl mutluluk verdiğini. Ayrılamadım buralardan. 
- Peki, bu tamircilik işi nereden çıktı?
Dedim ya, bilmezsiniz sizler, köy enstitüsü mezunu olmanın ne demek olduğunu. O zamanın okulları sanırsınız. Hâlbuki orada bu toprağın çocuklarına okuma yazmanın yanı sıra çiftçiliği, hayvancılığı, inşaat yapmayı, yemek yapmayı,
bozulanları tamir etmeyi, örgü örmeyi,  hatta az buçuk hekimlik yapmayı bile öğrettiler. Hayatı öğrendik ve öğretmen olup, hayatı öğrettik çocuklara.
- Yani elinizden çok iş geliyor.
- Köy enstitülerinde bilmeyi, öğrenmeyi, düşünmeyi soru sormayı, aklını kullanmayı öğretiyorlardı. Zaten bu yüzden yaşatmadılar ya...
***

Bu arada çaylar geldi. Çayın yanında ekmek peynir ve zeytinden oluşan kahvaltı da hazırlamıştı Hüseyin amcanın hanımı. Emekli olduktan sonra zeytinciliğe başladığını sofradaki zeytinin de kendi ürünleri olduğundan söz etti.
Zeytinin hikmetini bilir misin? Meyveleri ile karnımızı doyurmuş, yağını çıkarmışız. Kandillerde yakıp aydınlanmışız, odunu ile ısınmışız. Giderek ona benzemişiz. 

Nasıl yani?                                                                                   
- İnsan da doğanın meyvesi değil mi?
Sofradaki zeytin çanağından aldığı zeytini ışığa doğru tutup;
- Doğup büyüdüğünde zeytin tanesi gibi acı, yeşil bir meyve insan. Çoğunu sıkıp yağını çıkarıp posasını da sabun yapıyoruz. Yani heba olup gidiyor.
     
Bir kısmını sofralık ayırıyor selede tuza yatırıp acı suyunu atmasını, buruşup bu hale gelmesini sağlıyoruz. Veya salamura yapıp olduğundan daha şişkin gösterişli hale getiriyoruz. İnsanlara da böyle yapmıyor muyuz? 
Okullarda okutup hayata hazırladığımızı sanıyor, ya şişiriyor,  ya da buruşturup atıyoruz insanları…

***

- Hurma zeytini bilir misin?
- Bilmem. Hiç duymadım.
- Egenin bazı yerlerinde olur. Ağaç aynı ağaçtır ama her yıl kasım ayı sonu gibi denizden karaya esen rüzgar ile zeytin ağaçlarına bir mantar bulaşır. Bu mantar zeytinin terini giderir, acısını dalında alır. Dalında olgunlaşır zeytinler. Toplandığında yemeğe hazırdır anlayacağın.
- Eeee.
- Köy enstitüleri de böyleydi.
Dalında olgunlaşan zeytinler gibi insanları oldukları yerde yetiştirmeye, onların bilgilerini de diğer insanlara bulaştırmayı amaçlamıştı. Doğup büyüdüğü ortamda olgunlaştırıyorlardı, insanı, hayata hazırlıyorlardı. Sustuğumu görünce. Hanımından boşalan bardakları doldurmasını rica etti.
"işte bu yüzden, öğrendiklerimin zekatını vermek, zeytinin terini hatırlatmak için buradayım, doktorcum, unutulsun istemiyorum" dedi. Kitaplığından çıkardığı iki kitabı kızıma hediye etti. Vedalaştık. Arkamızdan bir tas su döküp, uğurladılar.

Dr. Mehmet Uhri
____________________
 Not: Bu yazı, emekli öğretmen Hüseyin KOCAKÜLAH ve Köy Enstitülerine emek verenlerin anısına ithaf olunmuştur.


30 Aralık 2015 Çarşamba

Yeni yıl kutlaması (Mustafa Özcan, 31 Aralık 2015)


Gönen Kültür Platformu'ndaki dostlarımın 2016 Yılını candan kutlarım. 

Mustafa Özcan


“Gönen Kültür Platformu” (*) (Sedat Günay, 31 Aralık 2015)


Sn. Sedat Günay'ın kaleme alıp Gönen Postası Gazetesi'nde 16 Aralık 2015 tarihinde yayımlanan köşe yazısı aşağıdadır.

****************************************************************

“Gönen Kültür Platformu”

Sanıyorum geçen senenin Eylül ayı idi. Bir toplantıya davet edilmiştim. Toplantıda “Gönen’in her şeyi” masaya yatırılmıştı. Daha ilk anda çok ilgimi çekmişti. İçeriği Gönen’de denenmeyen yeni bir çalışma biçimi idi. Konuştuğumuz konular Gönen’in çok önemli boşluğunu dolduracaktı…. 

Bir yılı aşkın süre çalıştık. İncelemelerimiz, tespitlerimiz ile Gönen tarihine not düşüyorduk. Her hafta belirlenen günde toplanıyor, topladığımız bilgileri önce tartışıyor, doğruluğunu onaylıyor, belge varsa belgeliyor, sonra da not ediyorduk.

***
Bu işin başını çeken fikir babası: hemşerimiz olan emekli kimya yüksek mühendisi Mustafa ÖZCAN Bey idi. Kendisi Gönen’de az durmuş, okul, iş, kariyer vesilesi ile yurt dışında ve Devlet Planlama Teşkilatı’nda çalışmış bir aydın…

Emekli olmuş Gönen’e gelip hem annesine babasına bakıyor, hem de böyle etkinliklerle uğraşarak emekliliğini renklendiriyor.

1953 Depremi öncesi Rüstem Camii’nin bitişiğindeki hanayda (büyük ev) büyümüş. Yakın komşu imişiz. Cami‘nin karşısında da bizim evimiz vardı. 

1970’li yıllarda Gönen siyasetinin Adalet Partisi kanadında Belediye Başkan Vekili olan İbrahim ÖZCAN vardı. Malkoç Mahallesi‘ndeki ‘eski değirmen’ sahibi. Mustafa Bey O’nun oğludur. 

Bu toplantılar vesilesi ile tanıştık, eskileri yâd ettik. Dost olduk. Bandırma Kültür, Kadıköy Düşünce Platformları’nı da O kurmuş…Toplantılarımızın yön ve yöntemini, gündemini O belirliyor. 

***
Bu görevi üslenenlere “moderatör“ deniyor (Wikipedi lugatında: olay yöneticisi–yönlendirici demek). 

Adı başlıkta: “Gönen Kültür Platformu” olan bu toplantılara,
Gönen ile ilgisi, bilgisi olan, kim varsa geldi, anlattı not aldık ve İnternette Bölümler halinde yayımladık (**), yayımlıyoruz.
Bir sürü Gönen bilinmezinin karanlığını bu toplantılarla aydınlattık. 

Bu vesile ile ben de memleketim ile ilgili yeni bilgilere ulaştım: Gönen’in arkeolojik değeri nedir, Gönen’de ilk kez nasıl yerleşim başlamış, Gönen’den kimler kendi branşlarında ülkemiz çapında meşhur olmuş...

Milletvekilleri kimler olmuş, ülke çapında başarıya ulaşmış ve ünlenmiş yazarlarımız, sanatçılarımız, sporcularımız kimlermiş, Gönen’in Medresesi, avcılık, oyacılık aktiviteleri ile ilgisi gibi birçok merak edilen konuları açıklığa kavuşturan bir çalışma oldu.

***
Gönen’imiz ile ilgili bilgi edinmek isterseniz merakınızı ve bu konuda bilgili olmanızı Gönen Kültür Platformu kolaylaştırdı. Artık İnternet’e girip yukarıdaki başlığı yazın veya aşağıdaki linki tıklayarak (**) öğrenin… 
_____________
(*) Gönen Postası Gazetesinin 16 Aralık 2015 tarihli nüshasında yayımlanmıştır.




28 Aralık 2015 Pazartesi

Adı Çıkmış Bir Tebaa, Görünmez Vatandaşlar Kuzeybatı Anadolu’da Türk Milli Hareketine Karşı Kuzey Kafkasyalı Direnişi 1919-23 (Bölüm 1) (*)

Adı Çıkmış Bir Tebaa, Görünmez Vatandaşlar Kuzeybatı Anadolu’da Türk Milli Hareketine Karşı Kuzey Kafkasyalı Direnişi 1919-23

Yazan: Ryan Gingeras



Günümüz İstanbulluları için, Marmara Denizi’ni aşarak güneye yapılacak bir seyahatin korkutucu bir yönü olmadığı gibi pek bir özelliği de yoktur. Güney kıyısı genellikle, liman kentleri Yalova ya da Çanakkale’de dinlenmek ya da gezi yapmak isteyenler için günübirlik bir seyahat noktasıdır. Güney Marmara Kıyıları aynı zamanda daha ılıman ve rahat iklimli güneyde yer alan Kuşadası ve Foça gibi tatil beldelerine giden  yolcular için bir mola noktasıdır.  Bölge, Kürt gerillalardan oluşan bir direnişin can almaya devam ettiği Van, Diyarbakır ya da Mardin gibi Doğu Anadolu’nun en uç bölgeleriyle büyük bir tezatlık oluşturmaktadır.

Fakat Marmara’nın güney kıyısında bulunan bölgelerin sükûnet ve istikrarı her zaman bu kadar garanti altında değildi. Çok uzak olmayan bir geçmişte Türk Kurtuluş Savaşı’nda; bugünün eski askeri karargâh şehri Çanakkale’den, İzmit ve Adapazarı’nın sanayi bölgeleri ve gecekondularına kadar uzanan bu kıyı şeridi, acı bir toplumlar arası mücadeleye sahne olmuştu. 1919 ve 1923 yılları arasında bölgesel çete ve milisler, Güney Marmara il ve köylerinin sadakatiyle şiddetli bir çatışmaya girdiler (1).

Bu mücadele aynı zamanda, Anadolu’nun akıbeti üzerindeki en büyük anlaşmazlığa, yani Mustafa Kemal komutasındaki Kuva-yı Milliye’yi, padişah yanlısı İstanbul hükümeti ve İngiliz ve Yunan profesyonel askerleriyle karşı karşıya bırakan bir anlaşmazlığa ayna tutacak nitelikteydi. Savaşın bitimine yakın, Kuva-yi Milliyeciler’in bitkin olduğu bir vakitte, bölgenin ileri gelenleri arasında Güney Marmara’da ayrılıkçı bir bölgeye dair planlar dolaşmaya başladı. Mustafa Kemal’in İzmir’e girişine müteakiben, Yunan ordusuna karşı Sakarya Nehri boyunca yürütülen büyük çaplı bir Kuva-yi Millliyeci karşı atak bu planları sona erdirdi ve Güney Marmara bölgesinin Türkiye Cumhuriyeti’nin ayrılmaz ve güvenli bir parçası olduğunu kesinleştirdi (2).

Milliyetçilik, toplumlar arası şiddet ve ayrılıkçılık Osmanlı ve Türk tarihçiliğinin içine işlemiş konulardır. Fakat Anadolu’yu baz alırsak, bu konular hakkında yapılan herhangi bir tartışma, büyük oranda “olağan şüpheliler” olarak seçilmiş bir grupla sınırlandırılmış durumdadır. İhanet suçu; çoğu zaman Doğu Anadolu’daki milliyetçi direnişler, Yunan işgali ya da İtilaf Devletleri’nin kaybedilen toprakları geri alma planlarıyla ilişkilendirilen Ermeniler ve Anadolu Yunanlarına (Rum) isnat ediliyordu (3). Son yıllarda Kürtler ve Kürt milliyetçiliği  bölgedeki (yine özellikle Doğu Anadolu bölgesinde) şiddetin, reaksiyoner siyasetin ve ayrılıkçılığın kaynağı olarak daha fazla göze batmaktadır (4).

Fakat Kurtuluş Savaşı sırasında Güney Marmara’daki şiddet ve ayrılıkçılığı başlatan bu gruplardan hiçbiri değildi. Ayrıca Kuzeybatı Anadolu’nun bu bölgesindeki Kuva-yi Milliye Hareketi’ne karşı gerçekleşen isyan, Türkiye Cumhuriyeti tarihçilerinin ve yöneticilerininin tüm bu toplulukları vatan haini olarak yaftalamasına neden olmadı. Bunun yerine, bölgedeki toplumlar arası şiddet ve ayrılıkçılık, çağımız Türkiye’sinin kolektif tarih hafızasından silinmiş gibi görünmektedir.

Bu makalede Güney Marmara’daki bu kısa ayrılıkçı hareketin nedenleri ve birincil sonuçları incelenecektir (5). Bu yazının odak noktası 19. yüzyılın ortalarından beri Anadolu’nun bu bölgesinde yaşayan Kuzey Kafkasya diasporasının yaşadığı değişimdir. Ermeni ve Yunanlardan farklı olarak, Güney Marmara’daki Kuzey Kafkasyalıların büyük bir kısmı Sünni Müslüman’dır. Daha çarpıcı olan ise, Kuzey Kafkasyalıların (halk dilinde Çerkesler olarak bilinirler) tarihi olarak Osmanlı seçkinlerinin en yüksek rütbeli ve etkili üyeleri arasında sayılmasıdır (6). Fakat 1919 yılında Türk Kurtuluş Savaşı’nın patlak vermesiyle beraber Güney Marmara’daki binlerce Kuzey Kafkasyalı, Mustafa Kemal’in Kuva-yi Milliye Kuvvetleri’ne karşı açık isyanla silaha sarıldılar. 1921 yılında, şu anki Bursa, Çanakkale, Kocaeli, Sakarya ve Balıkesir şehirlerinin Çerkez seçkinleri Woodrow Wilson’un On Dört Prensibi’ne dayanarak bölgede bir Yunan-Çerkez devleti kurulması için Avrupa’ya başvurmak amacıyla toplandılar.

Bu makale iki soruya yanıt bulmayı amaçlamaktadır. Birincisi, Anadolu’nun kıyısındaki Çerkezler Osmanlı sonrası devlete neden bu kadar sert şekilde sırt çevirdiler ve neden Yunan işgaline ve Batı müdahalesi ihtimaline sarıldılar? İkincisi, böylesi bir hareketin tarihsel ve güncel önemi nedir?

(*) Devam edecek

11 Aralık 2015 Cuma

Belediye Başkanları -III- (Abdurrahman Kural, 11 Aralık 2015)


Belediye Başkanları  -III-


Hayati KÖSE(1956-    )

1956 yılında Alaattin Köyünde doğdu. Eğitimini Gönen’de tamamladı.
1994 yılında Doğru Yol Partisinden belediye başkanı seçildi. İki dönem Gönen Belediye Başkanlığı yaptı.
2004 yılında DYP’den, 2009 yılında DP’den, 2013 yılında CHP’den Belediye Başkanlığı’na aday oldu, kaybetti.
2007yılında DP’den milletvekili adayı oldu ve kaybetti.
Halen politikaya devam etmektedir.

Hüseyin YAKAR(1973-     )

1973’te doğdu. İlk-orta ve lise eğitimini Gönen’de aldı. 1994 yılında Gazi Üniversitesi Teknik Eğitim Fakültesi Makine Bölümünden, 1996 yılında Gazi Üniversitesi Makine Mühendisliği Bölümünden mezun oldu.
2004 yılında AK Parti’den belediye başkanı seçildi. Gönen’de ilk olarak üç dönem arka arkaya başkan seçilen tek belediye başkanıdır. Halen Belediye başkanlığı devam etmektedir.

Şu anki kullanılan belediye binasını yaptırdı. Çevre yolları yaptırarak Gönen’in trafik problemini çözdü. Kapalı Pazar Yerini bitirdi. Kapalı Hayvan Pazarını yaptırdı.

Hedefi; Gönen Çayını ıslah etmek, tabakhaneleri Organize Sanayi Bölgesine taşıyarak yerine turistik oteller, alanlar, alışveriş merkezleri yaptırmak.

Abdurrahman Kural (11 Aralık 2015)