30 Mayıs 2023 Salı

GÖNEN KÜLTÜR PLATFORMUNDA GÜNDEME GELENLER

 

 

Abdullah Yılmaz/Gönen

Her Pazartesi sabahı Gönen Kavram Dershanesi Şubesinde gerçekleştirilen toplantıda gündeme Hasan Bey Köyü Kırsal Mahallesinden merhum Cemal Yapıcı’nın 1948 yılında yazmaya başladığı Günlükler geldi.

Cemal Yapıcı’nın oğlu Halil İbrahim Yapıcı ile Güney Marmara Kültür Platformları Birliği üyelerine ulaştırılan Günlükler, döneme ışık tutacak gibi gözüküyor.

Günlüğün Word dosyasına aktarımında 1950 yılının Günlüğüne gelindi. 1948 ve 1949 Günlükleri Word dosyası haline getirildi.

1949 Yılı Günlük notlarında Cemal Yapıcı kısıtlı da olsa köy yaşantısından ve askerlik yaptığı Konya ve İzmir hakkında bilgi veriyor.

Günlüklerin yazımında ilerleyen yıllardaki Günlüklerde daha detaylı bilgi veriyor.

Günlüklerin yazımının tamamlanmasının ardından Gönen Tarihine katkı için bir kitap haline getirilmesi düşünülüyor.

 

 

 

23 Mayıs 2023 Salı

GÖNEN KÜLTÜR PLATFORMU TOPLANDI


 

Abdullah YILMAZ

Her pazartesi Kavram Dershanesinde Samet Arıker’in makamında yapılan Gönen Kültür Platformu toplantısı yine aynı yerde gerçekleştirildi.

Toplantıda Gönen’in coğrafyasında çok zengin bitki ve hayvan türleri olduğu, endemik türlerin çokluğu konuşuldu. Bunun nedenleri ve sonuçları tartışıldı.

Mustafa Özcan bu konuda başta Kavram Dershanesi Coğrafya Öğretmeni Alpaslan Yalçınkaya olmak üzere akademik çalışmaların hızlandırılması gerektiğini vurguladı.

Gönen’in Bitki örtüsü (*)

Gönen, coğrafi konumu itibariyle Türkiye’de görülen 4 iklimin bitki örtüsüne sahip, Akdeniz iklimi görüldüğü için Maki bitki örtüsü, (Zeytin, Zakkum, Defne, Erguvan, Keçiboynuzu, Kocayemiş(Davulga), Sandal, Mersin, Pırnal, Makilerin yok edilmesiyle ortaya çıkan Garig türleri, (Yasemin, Funda, (Püren), Abdestbozan, bitkileri bulunmaktadır. Karadeniz ikliminde yer alan Orman ve Psödömaki türleri bulunmaktadır. Orman, (Kestane, Gürgen, Palamut(Meşe), Kavak, Kayın, Söğüt gibi geniş yapraklı ağaçlar, İğne yapraklı çam türleri, (Karaçam, Sarıçam, Kızılçam, Göknar, Fısstıkçamı) Ormanların tahribiyle ortaya çıkan Makiye benzeyen çakma Maki, Psödömaki, (Yalancı Maki türleri), (Fındık, Ormangülü(Zifin), Karayemiş(Taflan), Böğürtlen, Karasal iklimin bitki örtüsü, Bozkır(Step), türleri bulunmaktadır.  (Gelincik, sığırkuyruğu, Üzerlikotu, Katırtırnağı) Çayır türü (Kardelen, Öksüz Ahmet bitkisi) bulunmaktadır. Kaz Dağlarında endemik bitki olan Akçiğdem bitkisi de Gönen’in doğasında bulunmaktadır. Ayrıca Evvelbahar bitkisi, Çuha, Şakayık(Ayıgülü) Şekerciboyası, bitkisi bulunmaktadır. Gönen Parkında Çitlenbik Ağacı bulunmaktadır.

(*) Kaynak kişi: Alpaslan Yalçınkaya

 

  

17 Mayıs 2023 Çarşamba

GÖNEN KÜLTÜR PLATFORMU TOPLANTISI

 

GÖNEN KÜLTÜR PLATFORMU TOPLANTISI

15 Mayıs 2023 Günü saat 11.30da Gönen Kavram Dershanesi Müdürü Samet Arıker Beyin odasında Gönen Kültür Platformu toplantısı gerçekleştirildi.

Katılımcılar:

1-Mustafa Özcan

2-Samet Arıker

3-Abdullah Yılmaz

Toplantıda, Türkiye’nin ilk bölge monografisi olan, Hilmi Ziya Ülken’in 1953 yılında Sosyoloji Dergisinde yayınlanan Gönen Monografisi değerlendirildi.

2014 Yılından beri Gönen Kültür yaşamına katkı yapmak için çalışan Gönen Külttür Platformunun geçmişi hakkında değerlendirmede bulunuldu.

 

 

9 Mayıs 2023 Salı

KEMAL FERDİ BURCUOĞLU’NUN GÖNEN VE ÖMER SEYFETTİN KİTABI

 

                                                                                          

                                                                                             Abdullah YILMAZ

Kemal Ferdi Burcuoğlu Kimdir?

Nüfus kütüğüne kayıtlı olan adı Ahmed Kemal Burcuoğlu olmasına rağmen, nedeni bilinmemekle birlikte Kemal Ferdi Burcuoğlu olarak tanınmaktadır. Aslen Gönenli olan yazar, babasının Ziraat Bankası müdürü olarak görev yaptığı Sındırgı’da 1Temmuz 1900'de dünyaya gelmiştir. Anne adı Leyla, baba adı Halil Rıza’dır. Osman Ziya ve Celal adında iki kardeşi vardır. Öğretmen olan Kemal Ferdi Burcuoğlu, Kurtuluş Savaşında 4. Tümen Topçu Alayı 1'inci Bölükte asteğmen rütbesiyle zabit vekili olarak görev yapmıştır. Kardeşi Osman Ziya Bey gibi Kemal Ferdi Bey de Kurtuluş Savaşı sonrasında TBMM kararıyla kırmızı şeritli İstiklal Madalyası ile onurlandırılmıştır. İleri düzey Fransızca bilen; edebiyatı, okumayı, yazmayı çok seven Kemal Ferdi Bey, aynı zamanda keman da çalan sanatçı bir kişiliğe sahiptir. İzmir Erkek Muallim Mektebi’nden arkadaşı Mahmut Özay ile beraber derledikleri 1952 yılında yayınlanan “Kırklar Meclisi” adında bir eseri daha vardır. Ayrıca Türk Dili Gazetesi'nde yazıları yayınlanmıştır. 18 Mart 1953 Yenice-Gönen Depremi’nde Gönen Şehir Kulübünde kitap okurken göçük altında kalan Kemal Ferdi Bey, daha sonra Bandırma’ya taşınmış ancak göçük altında kalmanın neden olduğu sağlık sorunları nedeniyle 10 Temmuz 1953 tarihinde vefat ederek Bandırma’da son yolculuğuna uğurlanmıştır.

Gönen’in köklü ailelerinden Ispartalıoğullarından Elmas Hanım ile evli olan Kemal Ferdi Bey’in Zehra Necla Güneş, Yıldız ve Aysu adında üç kızı vardır. Kızları da vefat etmiş olup: Sevil İslamoğlu, Tayfun Alatlı, Levent Alatlı ve Azize Ufuk Varol Nalbur adında dört torunu hayattadır.

Gönen ve Ömer Seyfettin

Kitabı yayına hazırlayan Tarih Eğitimi Uzmanı Samet Arıker eserin 1946 yılında yazılması nedeniyle tarihi önemini vurgulamaktadır.

Gönen’in düşman işgalinden kurtuluşunun 100. Yılı anısına yayınlanmıştır.

Yazar Gönen Tarihi bölümünde İsmail Hakkı Uzunçarşılı’dan Evliya Çelebi'den faydalanıp T. Turan (Turhan Turhanoğlu olabilir)'a dair iki belgeden faydalanmıştır.

İlerleyen bölümlerde Gönenli önemli şahsiyetler, İstiklal Harbinde Gönen, Gönen Folkloru, Gönen’in yöneticileri ve Ömer Seyfettin’den bahsetmektedir.

Kitapta ayrıca 92 tane Gönen’de söylenen maniye yer verilmiştir.

Gönen'in İLK FOLKLORİK TARİH çalışması olan eserin sonunda Gönen’e damga vurmuş yirmi bir önemli şahsiyetin bulunduğu fotoğraflar bölümü vardır.

Güney Marmara Kültür Platformları Birliği üyeleri tarafından bir sahafta bulunan bu eser, Gönen Belediyesi tarafından satın alınmış, Samet Arıker tarafından yayına hazırlanmış ve Ceren Kitabevi tarafından basılmıştır.

 

Osmanlı Tarihi Ve Tarihin Paradigmik İlkeleri -Xxıx-

 

 

 

                                                                                                                         Mustafa ÖZCAN

 

 

Bu dizinin son iki deneme Aydınlanma Çağı’nın bir sonucu ve bir bilim kimliği ile uzantısı olan antropolojinin alt dallarından bir olarak, insanın yazı öncesi dönemlerine ait bulgular bağlamında maddi kültürel varoluş prehistorya tarihöncesi perspektifinden bakarak Osmanlı ve paradigmik ilkeler konusu için çıkarılabilecek ipuçlarını bulmaya çalışacağım.

Ama ilkin, gene dizinin tüm makalelerinde olduğu gibi ele alınan denemede ilkeler e ipucu vermesi yönü ile incelenen konuya yönelik olarak kısa bir bilgilendirme sunmakla yazıya başlamak istiyorum.

Denemenin başındaki tanımlama ya bakıldığında tarihöncesinin (1) sona eriş tarihi yazının bulunuşuna dek sürdüğünden bu durumun kıtalara ve bölgelere göre son derece değişken olması gerektiği kolayca anlaşılır. Örneğin tarihöncesinin bitiş tarihi, Aşağı Mezopotamya Sümerler için 5500 yıl öncesine dek giderken, Yeni Gine’nin yerli halkları içinse sadece 100 yıl kadar önceye dayanır.

Öte yandan, antropolojinin, böylece de tarihöncesinin de kurucusu olarak bilinen Danimarkalı antika-bilimcisi Christian Jürgensen Thomsen (2) tarihöncesi için, üçlü bir düzen ile hem bol olmaları hem de binyılları aşan dayanıklılıkları nedeni ile arkeolojik kazılar da kolayca bulunabilen yapıntı malzemeleri taş, bakır ve demir e dayanan bir bölümlendirme dönemleri tanımı yapmıştır.

Günümüzde teknoloji veya araçsallaşma olarak da ifade edilen insanoğlu doğa ve nesneler ile olan ilişkileri sonucunda bulgulayarak kullandığı, maddi kültür diye adlandırılan yapıntısal şeyleri temsil eden teknik olgu kadim geçmişe yönelik olarak incelenmesinin gerekliliği konusundaki ilk düşünceler 16. Yüzyıl coğrafi keşifler

16. Yüzyıl coğrafi keşiflerle yeni bulunmuş yerlerden Kitab-ı Mukaddes ’te hiç söz edilmemiş olmasının Avrupalı entelektüeller arasında yarattığı şok hali, tarih yazı önceki döneminin de etraflıca araştırılması gerektiği fikrinin doğuşuna temel etken olmuştur. Bu çığır açıcı gelişme, toplumdaki dinsel gökselliği otoritesine karşın bilimsel yerselliğin dar çap ta da olsa daha başlangıçta embriyonik yerleşik düşünce haline gelmesine yol açarak 17. Yüzyıl bilimsel devriminin tetikleyicisi de olmuştur...

Ayrıca diğer bir taraftan da, insanoğlunun tarihöncesi konusu, antikacılar için eski sikke ticareti işi ve meraklılar, entelektüeller ile aristokrat koleksiyoncular nümizmatik hobisi faaliyeti şekline bürünüp bilimsel alanın dışındakilerin de ilgisini çekerek uzun dönemler boyunca genel in gündeminde kalarak Avrupa’daki önemini 19. Yüzyıl ortalarına dek sürdürmüştür.

19. Yüzyıl ortasından itibarense tarihöncesi Avrupa ’da üzerinde hüküm süren devrimci atmosfer in tetiklediği maddeci düşünce etkisi bilimsel nitelik kazanma yoluna girmiştir. Bu süreçte, giderekten efsaneler den arkeolojik kazılar yönelen çalışmalar sonucunda da tarihöncesi gözlemsel bulgulara dayanan bilimsel disiplin kimliğine kavuşmuştur.

Gene tarihöncesi antropoloji kimliği altında olarak, bu dönem süresince jeoloji ve evrimsel biyoloji ile birlikte gözlem ve deney in dinsel dogma ya olan bariz üstünlüğünün sonucunda Batı entelektüelliğinin özü olan göksel hümanizm yersel hümanizme dönüşümünü de sağlamıştır. Böylece de 19.-20. Yüzyıl kavşağında, insanoğlu iki buçuk milyon yıllık geçmişinin holistik disiplini olması niteliğinin sahipliği ile öne çıkan tarihöncesi bilim düşüncesi Batı dünyası yerleşik egemen anlayış olarak derinliğine nüfuzunda en çok etken olan jeoloji, evrim antropoloji sonuncusunun en kritik özellikteki alt disiplini olarak temayüz etmiştir.

Ve bu süreçte tarihöncesi, 20. Yüzyıl sonu ile 21. Yüzyıl başı arasındaki dönemde paleo-genetik ve nüfus genetiğinin ortaya koyduğu bulgularla sosyal ve beşerî bilimler deki merkezi konum u ve multi-disipliner karakteri ile artık sadece akademik camia entelektüel dünya kritik önem bilimsel işlev görmeye başlamıştır (3)

________________

(1) Bu konuda Wikipedi’nin yetersiz olsa da https://tr.wikipedia.org/wiki/Tarih%C3%B6ncesi sayfasına veya daha olan Wikipedia’nın

 

 

18 Nisan 2023 Salı

Osmanlı Tarihi Ve Tarihin Paradigmik İlkeleri -Xxvııı-

 


                                                                                                                                                                               Mustafa ÖZCAN

 

Öncelikle bu denemenin bir öncekinin doğrudan devamı olduğundan, ikisinin birlikte okunmasının son derece yararlı olacağını belirterek yazıya başlamak istiyorum.

Önceki denemede de belirtildiği gibi, tarihsel paradigmalar için ipuçlarına tümevarımsal yolla ulaşmak için bunu, sosyal davranışlar olgusu bağlamında kalınarak, incelenecek coğrafya ya yabancı kültürlerden gelen gezginlerin ev sahibi-konuk teması esnasında karşılaştığı çelişki yüklü örnek-olaylardan hareket ile yapmak gerekir.

Ayrıca gene konunun bu kapsamda yapılanın bir Doğu-Batı kıyası olmasından ötürü, oksidental ve oryantal dikotomik çift kimliği dikkate alınarak iki toplum un genel toplumsal davranış kategorileri, yani anlayışları çerçevesindeki kavramlar düzeyinde de irdelenmesi gerekir. Ancak konunun bu yönü bu denemede ele alınmayacaktır,

Gene bu yolu izleyen incelemelerin, tarih bilincinin de ötesinde, yerküredeki bölgesel-etnik kimlikleri temsil eden genel bilinç yapıları bağlamındaki sosyal paradigmik ilkelere yönelik ipuçlarını da ortaya koyabileceğini gelinen bu noktada vurgulamadan geçmek istemiyorum.

***

Bu denemeye kaynak sağlaması bakımından benimsediğim, Osmanlı gezileri edebiyatı kapsamında önemli yeri olan iki kitap ve yazarlarını tanıtmak istiyorum. Yazarlar, Fransız ve Macar kökenli gezginler olup Orta ve Batı Avrupalı ve entelektüel niteliği olan kişilerdir.

İlk kitabın yazarı, yardımcısı ile birlikte 1830 yazında da İzmir ’e gelip oradan deniz yoluyla Kuzeybatı Anadolu sahil şeridi yerleşimlerini ve ardından İstanbul ’u ziyaret eden J . F . Michaud ’ur (1).

Kendisi kitapta, geziyi yapmadaki açık amacını Haçlıların yolundan giderek Batı Anadolu kıyısındaki sitler ve özellikle de Homer ’in Truva’sında amatörce arkeolojik keşifler yapmak olduğunu belirtmektedir.

Öte yandan yapılan okumadan anlaşılan o ki, Michaud ’nun bir de örtülü amacı bulunmaktadır. Bu da, O ’nu hayal kırıklığına uğratmış olsa da Batı ’nın üzerine titrediği, yeni kazanılmış Yunan Bağımsızlığı ’nı yerinde görerek otantik şekilde “kutlamasını” yapmaktır.

İkinci kitap, bu tarihten yaklaşık bir asır sonra Osmanlı İmparatorluğu ’nun asli tebaası olan Müslüman-Türk Anadolu insanını yerinde görmek amacı ile Orta Anadolu ’yu ziyaret eden Macar bilim ve siyasetçisi Dr. Bela Horvath ’a aittir (2).

Horvath ’ın İttidad Terakki Fırkası iktidarı dönemine rastlayan 1913 Yazında yaptığı bu zorlu gezinin hedefi Michaud ’dan tümüyle farklı olarak doğrudan Orta Anadolu insanının durumunu inceleyerek Osmanlı ’nın Müslüman Türk tebaası hakkında bir görüş sahibi olmaktır. O dönemlerde, Turancılık doğrultusunda gelişme gösteren Osmanlı-Macar ilişkilerinin bir türevi olarak ortaya çıkarak şekillenmiş olan bu gezinin tarih açısından önemi, İmparatorluğ un son döneminde asli tebaanın durumunu tüm çıplaklığı ile yansız bir şekilde ele almış olmasındandır. Bu önemli gezinin anılarının yayımlanması, dünyada hüküm süren küresel olayların olumsuz etkisi ile ziyaret ardından olamamış, üstünden geçen uzun bir süre sonrasında nihayet 1929 yılında Macarca olarak gerçekleştirilebilmiştir.

Tarihsel paradigmik ilkeler için kronolojik süreçte çok az değişen sosyal değerlerin ortaya koyduğu hususların esas alınması gerektiğinden, ilkelere ipucu olabilecek olay ve olgular olarak her iki gezginin de yüz yıl ara ile ortaklaşa gözlediği ayni veya benzer görüşleri dikkate alınarak çıkarsamalarda bulunulacaktır.

***

Her iki gezgin de yerli halkla olan temaslarında emik (yani incelenen insan kültürünü incelenenin dünyaya bakışına göre değerlendirmek) değil de, etik olan (yani incelenen insan kültürünü inceleyenin dünyaya bakışına göre değerlendirmek) bir bakış açısını temel almış olmakla antropolojinin günümüzdeki izlediğinden farklı bir yol izlemiştir. Hal böyle olunca da bu temaslardan gezginlerin her iki kültür bağlamında o zamanlar çıkarılabileceği faydalı sonuçlar asgari düzeyde kalmıştır.

Gene her iki gezginde de ortak olan diğer bir yönse, azınlıktaki eski etnik gruplara göre Osmanlı’nın Müslüman Türk tebaanın maddi , mesleki, teknik ve kültürel bakımdan ne denli geri kalmış oldukları yönündeki bariz gözlemlerdir.

Ayrıca her iki gezgin de yaptıkları çeşitli temaslarda oluşan, Türk toplumunun durgun bir karaktere ve değişime kapalı bir zihniyete sahip olduğu şeklindeki görüşlerini defalarca ve bıkmaksızın ortaya koymuştur.

***

İşte bu gözlemler doğrultusunda Türk toplumunun bu geri kalmışlık durumunun, Batılı ya kıyasla kentsel yerleşikleşme sürecine çok geç başlamasından ileri geldiğini söyleyebiliriz. Batı için Tunç Çağı ile beş bin yıl önce başlayan kentselleşme sürecine Orta Asya bozkırlarının göçer toplumu halklarının katılımı ancak üç bin yıllık bir gecikme ile olabilmiştir.

Hal böyle olunca, Müslüman Türk ahali, hızlı, rasyonel, uyarıcı ve modern kentsel yaşamının getirilerine sahip olamama veya olunsa bile çok geç kalınmış olunmasından ötürü edinilmiş olan durgun karakter ve değişime kapalılık sonucu Osmanlı üşlesinin eskil (kadim) kentsel tebaa sına kıyasla geri kalmışlık açığını bin yıllık birlikteliğe rağmen bir türlü kapatamamıştır.

Kaynaklar

1.      Michaud, J.F.- J.J.F. Poujoulat. İzmir’den İstanbul’a Batı Anadolu 1830, Say Yayınları, 2015.

2.      Horvath, B. Ana

 

 

8 Mart 2023 Çarşamba

OSMANLIDA İLK KADIN AKTİVİSTLERDEN ULVİYE MELVAN CİVELEK

 

                                               İsmail Hakkı Konar

1893 tarihinde Balıkesir ili Gönen ilçesi Hacıvelioba köyünde doğmuştur. Kafkas göçmeni olan bir ailenin çocuğu olduğundan sıkıntılı bir yaşam içerisinde iken aile yakınlarının önerisi ile Osmanlı sarayına saray içi hizmetlerde yetiştirilmek üzere İstanbul’a gönderilmiştir.

Saray adabını ve eğitimini burada almıştır.13 yaşında iken 2.Abdulhamit’in üvey kardeşi olan 70 yaşındaki Hulusi Efendi ile 1906 yılında evlendirilmiştir. Bu evlilik eşinin ölümü nedeniyle 7 yıl sürmüştür.

Daha sonra Serbesti gazetesi sahibi Melvanzade Rıfat ile evlenmiştir. Eşinin matbaası olması nedeniyle 4 Nisan 1913 te “Kadınlar dünyası ”isimli dergiyi kurmuştur.28mayıs 1913 de Kadınların eğitim, istihdam ve kıyafet haklarını iyileştirmek amaçlı “OSMANLI MÜDAFAA-İ HUKUK-I NİSYAN CEMİYETİ isimli derneği kurarak kadınların haklarını savunma girişimlerini başlatmıştır.

Önceleri bu dernek sadece Müslüman kadın üyelerden oluşmakta iken sonrasında bu derneği Osmanlıda yaşayan azınlık kadınlarının da üye olması sağlanmıştır.

Bu dergi 100 sayı kadar günlük yayınlandıktan sonra haftalık yayınlanmaya başlamıştır.108. Sayısından sonra bu dergide yayınladığı yazılarında eşinin soyadını da ekleyerek Ulviye Melvan ismi ile yazılarını yayınlamaya başlamıştır.

Kadınlar Dünyası dergisini diğer dergilerden ayıran en önemli farkı dergide çalışanların ve yazarlarının tümünün kadın olması idi.Bu derginin bir diğer önemli yanı ise Osmanlıda ilk kez Müslüman kadınların fotoğrafını yayınlayan dergi olması idi.

Ulviye Melvan, dergide yayınladığı yazılarında ağırlıklı olarak kadınlara eğitim hakkının tanınması, iş yerlerinde eşit ücret almaları, memuriyet hakkı tanınması, kadınların peçe yerine başörtüsü kullanmalarına yönlendirilmesi konusuna ağırlık vermiştir.

Yazıları kamuoyunda etkin olmaya başladığında ilk kez yedi kadın PTT de işe başlamışlardır. Ayrıca kadınların yüksek eğitim göreceği İnas Darülfünunu 1914 yılında kurulmuştur.

Yine dergi Fransızca da sayılar çıkartarak Avrupa’daki Kadın Hakları Savunucuları ile yayınlık kurma yoluna gitmiştir.

Kurtuluş Savaşı ile dergi sıkıntılı anlar yaşamaya başlamış Ulviye Melvan, dergiyi 1921 yılına kadar yönetmiştir.

Ulviye Melvan eşi Rıfatzade Melvan’ın, Kurtuluş Savaşı karşıtı yazıları ve düşman ile işbirlikçi girişimleri nedeni ile 28 Mayıs 1924 yılında çıkarılan 1064 sayılı kanunla Türk vatandaşlığından çıkartılan yüzellilikler arasında sürgün edilmiştir.

Ulviye Melvan, bu nedenle eşinden boşandı ve öğrenci yurdu işletmeye başladı. Yurt işletmeciliği yaparken tanıştığı Antakyalı Doktor Ali Muharrem Civelek ile ailesinin karşı çıkmasına rağmen 1931 yılında evlenip Antakya’ya yerleşti.

Ulviye Civelek evliliklerinden çocuğu olmamıştır. Lütfiye isimli bir çocuğu evlatlık olarak sahiplenmiştir.9 Nisan 1964 de öldü. Mezarı Antakya Asri Mezarlığındadır. Mezarına Kadınlar Konseyi tarafından bir hatıra levhası asılmıştır.

Eşi Dr. Ali Muharrem Civelek Kırıkhan’da 1967 yılında Ulviye Civelek adına bir kütüphane kurmuştur. Kırıkhan’da adı bir sokağa adı verilmiştir. Bir de adına çeşme yaptırılmıştır.

Gönen de de adı bir caddeye verilmiştir.

Ulviye Civelek adına birçok araştırma yazısı ve kitap yayınlanmıştır. İstanbul Kadın Müzesinde de adına bir bölüm ayrılmıştır. Burada yayınladığı dergiler ve fotoğrafları sergilenmektedir.

YAZILARINDAN SEÇMELER

"Kadınların hayatını kendi kazanmasına engel olanların bir bahaneleri de, kadınların tahsilsiz ve tecrübesiz olduklarıdır. Acaba ticaret ile hayatını kazanan erkekler, ticaret mektebi mezunu mu? Yoksa yüksek tahsil mi yapmışlar? Yüzde sekseninin okuma-yazma bilmediği meydandadır!" (Ulviye Mevlan) Ulviye Mevlan "Kadınlar iş Bekliyor", Kadınlar Dünyası, No. 157,19 Şubat 1921, s. 2, günümüz Türkçesine aktaran Meral Akkent.

Kadınlar Dünyası dergisindeki orijinal metin

Kadınların hayatlarını kazanmasına mani olanların bir bahaneleri de, kadınların cehalet ve tecrübesizlikleridir. Acaba ticaret ile temin-i maişet eden erkekler, ticaret mektebinden mi neşet [doğmak, ortaya çıkmak] etmişlerdir, Yoksa tahsil-i âli mi görmüşlerdir? Yüzde sekseninin okuma-yazma bilmediği meydandadır! (Ulviye Mevlan) Ulviye Mevlan, "Kadınlar iş Bekliyor", Kadınlar Dünyası, No. 157, 19 Şubat 1921, s. 2. Aktaran Serpil Çakır, Osmanlı Kadın Hareketi, İstanbul, 2011, 3. Baskı, s. 373.

"Kadınlar çalışma hayatında ve çalışma hayatının her dalında görünmeye başlayınca ve yenmiş haklarını geri almak için biraz da seslerini yükselterek, bu yolda yavaş ilerlense de muhakkak kazanma kararlılığını da gösterince, bir kısım erkekler telaşa düştüler; ekmeklerinin, maaşlarının kısmen de olsa ellerinden kayarak, kadınlara geçeceği duygusuna kapıldılar. Bu telaş, bu çırpınma acaba güçsüzlük nedeniyle midir? Yoksa kendine güvenememekten midir?"

Kadınlar Dünyası'nın 164. sayısında Posta-Telgraf Nezareti'ne alınan kadınların maaşlarının azlığından yakınmış zam istemiştim. Bir kısım erkekler bu basit dileğimden nedense ürkmüşler; tüm memurluk alanını ve memurluk işlerini, kadınların işgal edeceğini ve sonunda kendilerinin elleri böğürlerinde aç kalacakları kararına varmışlar. Ve hatta bazı erkekler, işi dergimize mektuplar yazarak yardım istemeye kadar bile vardırarak, zayıflıklarını da gösterdiler. Biz bu mektupları tabii ki, özel bir dikkatle okuyoruz ve böylece erkek ruhunu ve karakterini daha iyi inceleyebiliyor ve anlayabiliyoruz. Bu mektuplardan bir tanesi, gerçekten merhametimize dokundu. Kadın ruhu ya, acıdık ve teselli etmek istiyoruz.

Feminizmin gayesi yalnız kadınlığın hayatını değil, kadınlıkla beraber erkeklerin hayatını da düzenlemektir. Ve her ikisini de, insan olmaları nedeniyle daha rahat ve daha mesut yaşatmaktır.

İyi eğitim yapmış, bilgisiyle, becerisiyle ve zekâsıyla işini güzelce yöneten ve gelecekte de bir eş ile yaşayacak ve evlatlarını da yaşatacak bir kız, neden sahip olduğu kabiliyetlere uygun bir maaş aramasın ve istemesin de, senelerini boş yere geçirsin? Ve aldığı maaş bilgisiyle, becerisiyle, zekâsıyla ve işiyle aynı ayarda olmayınca neden feryat etmesin; sussun ve miskin miskin otursun? İşte azizim, feminizm bu miskinliği kabul edemez." (Ulviye Mevlan) Ulviye Mevlan, "Düşünüyorum", Kadınlar Dünyası, 22 Mart 1918, no. 166, s. 2, günümüz Türkçesine aktaran Meral Akkent

Kadınlar Dünyası dergisindeki orijinal metin

Kadınlık hayat-i mesaide, hayat-i mesainin her şubesinde görünmeye başlayınca, mağsub [gasp edilmis] haklarını istirdad [geri almak] yolunda bir az da sesini çıkarıp muhakkak davasını tedrici olsa da kazanacağı ilamını gösterince, bir kısım erkekler telaşa düşdüler; ekmeklerinin, maaşlarının kısmen olsa da ellerinden gideceğini, kadınlara intikal edeceğini zan etmeğe başladılar. Bu telaş, bu çırpınma acaba zaif iradeden değil midir? Şahsi teşebbüse güvenememezlikden değil midir?

Kadınlar Dünyası'nın 164. sayısında Posta-Telgraf Nezareti'ne alınan kadınların maaşlarının azlığından yakınmış zam istemiştim. Bir kısım erkekler bu basit temennimden nedense ürkmüşler; saha-i memuriyet ve mesaiyi, kadınların hemen hemen istilâ edeceklerine ve nihayet kendilerinin elleri böğürlerinde aç kalacaklarına hükm ediyormuşlar ve hatta bazıları bize mektuplar yazarak istimdada [yardım istemek] kadar kalkışıp bütün bütün zaif iradelerini göstermişlerdir. Biz bu mektupları tabii bir dikkat-i mahsusa okuyoruz ve erkek ruh ve seciyesini bunlar ile bir derece daha tedkik ve tahlil eyliyoruz. Bu mektuplardan bir tanesi, doğrusu ya merhametimizi celp etti. Kadın ruhu bu ya, acıdık ve teselli etmek istedik.

Feminizmin gayesi yalnız kadınlığın hayatının değil, kadınlıkla beraber erkeklerin dahi hayatını tanzim etmek ve her ikisini, insan olmak itibarıyla daha müreffeh ve daha mesut yaşatmaktır.

İyi tahsil görmüş, ilim ile irfan ile zekâ ile memuriyetini hüsn-ü idare etmekte olan ve istikbalde bir refik ile yaşayacak ve evlatlarını yaşatacak bir kız, neden iktidarı ile mütenasib bir maaş aramasın, istemesin, seneleri beyhude sayıb imrar eylesin [geçirme] ve taleb edeceği maaşı ilmiyle, irfanıyla, zekâsıyla, işiyle mütenasib bulamaynıca neden feryat etmesin; sussun ve meskenet [miskinlik, tembellik] göstersin? İşte azizim, 'feminizm' bu meskeneti kabul edemez. (Ulviye Mevlan) Ulviye Mevlan, "Düşünüyorum ", Kadınlar Dünyası, 22 Mart 1918, no. 166, s. 2. Aktaran Serpil Çakır, Osmanlı Kadın Hareketi, İstanbul, 2011, 3. Baskı, ss. 373-374.

Kadınlar Dünyası Dergisi

• 1. Sayı:4 Nisan 1913

• Son sayı:21 Mayıs 1921

• Tiraj:3000 üzerinde

• Derginin sahibi: Nuriye Ulviye Hanım

• Derginin amacı: Üzüntüyle boyun eğen ve hiç bir işe yaramayan hayatımızın artık gelişmesinin ve aydınlanmasının gereği konusunda devamlı düşünüyordum. İlerlemek ve yükselmek için hem pratik cesaretin hem de ruhsal cesaretin, başka bir deyişle çağdaş kişiliğin önemi konusundaki düşüncelerim artık iyice olgunlaşmıştı. İçinde yaşadığımız uyanış devrinin ve kurulan toplumun temelini oluşturan sosyal bilimlerin ışığında, (kadınların ilerlemesi için) gerekli olan (adımları) cesaretle gerçekleştirecek bir gazete çıkarmaya giriştim. (Ulviye Mevlan, Kadınlar Dünyası imzası ile "Terakkiye Doğru", Kadınlar Dünyası, 8 Nisan 1329 (1913), no. 5, s. 2-3, günümüz Türkçesine aktaran Meral Akkent) Kadınlar Dünyası dergisindeki orjinal metin "Mateme bir inkiyad-ı esiraneye [matemli bir boyun eğmeye] mahkûm bi-sud [boş, faydasız] hayatımızım taayyün [meydana çıkma] ve tenevvür [aydınlanma] etmesi lüzumu, fikrimizin

en mühim mevkilerini işgal ediyordu. Terakki ve teali için cesaret-i maddiye ve maneviyyenin, tabir-i diğerle [başka bir deyişle] şahsiye-i medeniyenin derece-i vücûbu [önem derecesi] nazarlarımızda gereği gibi büyüdü. Yaşadığımız devr-i intibahı, teşekkül eden cemiyetleri tertip eden ictimaatı nazar-ı dikkate alarak iktisab-ı cüretle, ihtiyacımıza muvaffak bir gazete neşrine teşebbüs ettik." (Kadınlar Dünyası imzası ile "Terakkiye Doğru", Kadınlar Dünyası, 8 Nisan 1329 (1913), no. 5, s. 2-3. Aktaran Serpil Çakır, Osmanlı Kadın Hareketi, İstanbul2011, 3. Baskı, sf46