12 Mart 2015 Perşembe

5 Mart Gönen Kültür Platformu Toplantısı (Abdullah Yılmaz)

5 Mart Gönen Kültür Platformu Toplantısı

Gönen’in değerlerini evrensele taşımak gayesinde olan platformumuz yoğun gündemiyle toplandı. Bu gündem konularından ilki Filibe’den Gönen’e göç eden toplulukların anlatıldığı iki kitaptı. Hodul gibi yerleşim yerlerinden bahseden bu kitaplar Gönen ve çevresinin tarihini açıklıyordu.

Toplantı esnasında kaplıcaların termal suyunun içindeki maddelerin özellikleri konuşuldu. Radon elementi üzerine Mustafa Özcan bir sunum yaptı. Bu kimyasalın azının faydalı çoğunun zararlı olduğunu ve radyoaktif bir madde olduğunu anlattı. Termal suda normal değerlerin onlarca kat üstünde olduğunu, bu yüzden Türk bilim insanlarının dikkatini çekmesi gerektiğini söyledi.

Hikmet Küçükköse bu toplantıda da elindeki belgeleri sunmaya devam etti. Bu belgeler içinde Beşiktaş’ın efsane futbolcusu Baba Hüsnü hakkında belge de vardı.


Sedat Günay’ın katkılarıyla hazırlanan önemli simalar bölümü bu hafta da konuşuldu. Yeni çalışmaya katılacak işletmelerin en azından KOBİ vasfında olması gerektiği kararlaştırıldı.

Abdullah Yılmaz


Gönen, Ömer Seyfettin ve And Öyküsü (Mustafa Özcan, 12 Mart 2015)

Gönen, Ömer Seyfettin ve And Öyküsü

Ömer Seyfettin Haftası’nın 26.’sının kutlanmaya başlandığı 2015 Mart ayının şu günlerinde Gönen Kültür Platformu olarak 6 Mart 1920’de dünyadan göçmüş olan bu en tanınmış hemşehrimizi anımsamadan geçmek bir gaflet olur sanırım.

Bilindiği gibi, Ömer Seyfettin’in ölüm ve doğum tarihleri arasındaki (11 Mart 1894 - 6 Mart 1920) beş günlük süre olan 6-11 Mart, bir anma haftası mahiyeti ile Gönen’lilerce içtenlikle benimsenmiş olaraktan Kent’imizde ve sanat dünyasında yıllardan beri kutlanmaktadır.  

Hafta, Yazar’ın And adlı öyküsündeki giriş tümcesi ile Kent’imizin tanınmasına yapmış olduğu olağan üstü katkının bir karşılığı olan minnet borcunun ödenmesini temsilen oluşturulmuş bir sanat etkinliğidir.

Bir zamanların ilkokul okuma kitaplarında yer almış olan Gönen’deki geçen çocukluk dönemini anlattığı And adlı bu çok tanımış öyküsünde Ömer Seyfettin, olayın hem kahramanı hem de anlatıcısıdır.

Yazar hikâyeyi doğup büyüdüğü ve çocukluk yıllarının geçtiği 19. Yüzyıl sonlarının şirin kasabası Gönen’i edebiyat tarihimizin o en meşhur üç sözcüklü tümcesi ile başlayarak anlatır: Ben Gönen’de doğdum.

Ömer Seyfettin, memleketi ile ilgili anılarını yirmi yıldır görmediği için aklında kalmış olanlar üzerinden kurduğu hayali betimlemeler yaparak kaleme almıştır. Ayrıca, öyküsünde bir çocuk olarak doğaldır ki evini, okulunu ve de, en çok öykünün temasını oluşturan kan kardeşlik olgusunun özündeki can arkadaşı “Mıstık” ile olan derin dostluğunu anımsar.   

Öyküde anlattığı gerçek olaydaki çocukluk kan kardeşi Mustafa’nın (*) O’nun için can verme şeklinde gerçekleşen fedakâr davranışı Ömer Seyfettin’de öyle ağır bir çocukluk vuruğu yaratmış olmalı ki öyküde vurguladığı gibi “Mıstık” artık O’nun için bir yaşam kahramanıdır.  

Yazımı romantik edebi sanat alanının duygusallık sunan ulamında bir anıt niteliğinde olan öykünün internetteki bir sitede (**) yapılmış kısa özetini alıntılayıp aktararak sürdüreyim:  

“Eviyle ilgili hatırladıklarını anlattıktan sonra okulunu tanıtır. Okuldaki hocalarıyla ilgili bilgi verdikten sonra okulda başından geçen bir hatırayı anlatır. Büyük Hoca bir gün yalan söylediğini düşünerek sertçe kahramanın kulağını çekmiştir. Oysa o doğruyu söylemiştir. Olay şöyle gelişir:

Bahçedeki fıçının musluğu koparılır. Kahramanımız onu koparan hasta ve zayıf çocuğu görüp hocasına haber verir. Çocuk ceza olarak falakaya yatırılacağı esnada başka bir çocuk onun suçu olmadığını koparanın kendisi olduğunu söyler ve falakaya o yatar. Öğretmen de arkadaşına iftira attığını düşünerek anlatıcının kulağını çeker, kahramanımız  ağlar. Akşam okul dağılırken kahraman anlatıcı, dayağı yiyen çocuğa çıkışır ve niçin yalan attığını sorar. Çocuk da kimseye söylememesi kaydıyla asıl suçlu olan çocukla kan kardeşi olarak ant içtiklerini, o çok hasta olduğu için de dayağı onun yerine yediğini anlatır.  Anlatıcı ant içmenin ne olduğunu sorar ve o da birbirlerinin kanını içerek ant içtiklerini ve ölünceye kadar birbirlerinin yardımına koşmaya söz verdiklerini anlatır. Okuldaki pek çok çocuk ant içmiştir. Hatta bir gün okuldayken bunun nasıl yapıldığını da kendi gözleriyle görür. Kahraman anlatıcı,  kendini yalnız hisseder ve kendisinin de bir kan kardeşi olmasını çok ister. Bu fikrini annesine açar ama annesi bunun saçmalık olduğunu söyleyerek razı gelmez. Ama kafasına  koymuştur. Nihayet beklenmeyen bir kaza sonucu kan kardeşini kazanır. Komşularının oğlu Mıstık sevilen güçlü bir çocuktur. Her cuma sabahı büyük bir deste söğüt dalı getirir ve çocuklar bunlarla cirit oynar ve at yapıp yarışırlar. Yine bir cuma sabahı söğüt dallarından en uzun olanını kahraman anlatıcı alır ve çakıyla at yaparken yanlışlıkla parmağını keser. Aklına hemen ant içmek gelir. Mıstığın da bir yerini kesmesini ve kan kardeşi olmasını ister. Mıstık razı olur. Birbirlerinin kanlarını karıştırarak emerler ve ant içerler. Bu olayın üzerinden epeyce zaman geçmiştir. Bir gün okuldan birlikte eve dönerlerken iri ve kara bir köpeğin uzaktan hızla üzerlerine doğru koştuğunu görürler. Köpeğin arkasından iri sopalarla koşan adamlar kaçmalarını yoksa köpeğin ısıracağını söylerler. Gözleri ateş gibi parlayan köpek onlara iyice yaklaştığında Mıstık “Arkama saklan” diyerek bağırır ve öne geçer. Köpek Mıstığa saldırır ve bir müddet boğuşurlar. Arkadan gelen adamlar sopalarla köpeğe vurunca köpek gider ama Mıstığın kollarından ve burnundan kanlar akmaktadır. Ertesi günler Mıstık okula gelmeyince kahraman anlatıcı  annesine durumunu sorar. O da Mıstığın hasta olduğunu söyler. Mıstık kuduz olmuştur. Tedavisi için Bandırmaya götürülür. Oradan da İstanbul’a götüreceklerdir. Ama  bir gün Mıstğın öldüğü haberini alırlar. Kahraman anlatıcı bundan sonra sol eli işaret parmağındaki yara izini her gördüğünde andı için  ölen kahraman kan kardeşini hatırlar. Onun hayalini görür gibi olur.”

Ömer Seyfettin’İ beş yıl sonra “Ölümünün 100. Yılı”nı idrak edeceğimiz 2020 Yılındaki   Haftasında kendisine yaraşır kurumsallaşmalara ve söylemlere dayalı proje ve etkinliklerle kutlayarak yad etmeyi daha şimdiden planlayarak hedeflemeliyiz. Ayrıca bu en tanınmış hemşehrimiz’i şimdiye dek yapıldığından farklı olarak, sadece romantik-idealist perspektiften bakarak değil de, artık realist-rasyonel pespektiften bakıp görerek de anlama zamanının gelmiş olduğunu bu vesile ile anımsatarak yazımı tamamlamak istiyorum.

Mustafa Özcan (12 Mart 2015)
______________
(*)  Malkoç Mahallesi Hüseyin Çavuş Caddesi’nde oturan Kadiroğlu Mustafa (Hikmet Küçükköse tarafından verilmiş bilgidir).

(**) http://www.edebiyatfatihi.net/2014/09/omer-seyfettin-ant-hikayesinin.html


Nuriye Ulviye Hanım ve Türk Kadın Hareketi (Mustafa Özcan, 12 Mart 2015)

Nuriye Ulviye Hanım ve Türk Kadın Hareketi

8 Mart Dünya Kadınlar Günü olarak kutlanmakta olan bir tarihtir. Türkiye’de son zamanlarda kadına yönelik olarak ortaya çıkan olaylara bakınca kadınlarla ile ilgili, onların durumunu irdeleyen veya sadece bir kadın hakkında yazı yazmak artık her eli kalem tutan için bir görev oldu sanırım. Hal böyle olunca 8 Mart tarihi bende böyle bir yazı hazırlamaya yönelik bir uyarıcı haline büründü.

Bu nedenle Dünya Kadınlar Günü’nü fırsat bilerek günün anlam ve önemine uygun bir konu olması açısından Türk Kadın Hareketinin öncülerinden olup da bir türlü hak ettiği ilgiyi ve tanınmışlığı bulamamış tarihsel bir kişilik olan Nuriye Ulviye Hanım’ı tanıtmanın yerinde bir seçim olacağını düşünerek konuyu ele alıyorum.

Kendisi Türk Kadın Hareketi’nin başlatıcısı bir avuç kadından biri olarak literatüre geçmiş bir kişiliktir. Ancak buna rağmen tarihi bir kişi mahiyeti ile yeterince yaygın olarak bilinmemesinin nedeni onun önemsizliğinden ileri gelmemektedir. Buradaki bilinmezlik durumunun kökeninde Türk insanının gelenek olmuş alışkanlığının etkisi vardır. Çünkü kadın söz konusu olduğunda elitten olmaları nedeniyle Saray ve din kökenli kadınlardan dahi sadece bazılarına kültürel olarak ilgi göstermekteyiz. Yani bu durum, toplumsal-kültürel faaliyetlerde öncü ve önder kadınlarca yapılanlara tamamen ilgisiz kalan bir yapımızdan kaynaklanıyor olsa gerekir.

Genel bakışla ele alınarak incelediğinde Türk Kadın Hareketi’nin 1908 yılında İkinci Meşrutiyet’in ilanı ile başlayana kadar Osmanlı’nın önceki dönemlerinde hiçbir zaman gündeme gelmemiş toplumsal-kültürel bir olgu olduğu görülür. O zamanlarda II. Meşrutiyet ile başlayan Hareket, gazetelerin yalnızca erkeklerden oluşan yazarlarının köşelerinde kaleme aldığı yazılarının teşvikiyle yazar Halide Edip, şair Nigar ve hatip Nezihe Muhiddin gibi birkaç kadının çevresinde şekillenmiştir.

Aradan geçen beş yılın ardından 1913 Nisan ayına gelindiğindeyse önemli bir olay olarak hareketin içine yeni girmiş olan 20 yaşındaki Nuriye Ulviye, savaşlar nedeni ile kesintili de olsa yayımlanması 1921 yılına dek sürecek olan “Kadınlar Dünyası” adlı dergiyi imtiyaz sahibi sıfatı ile çıkarmaya başladı. Bu olay yazar ve yayıncı kadrosunun tümü kadınlardan oluştuğu ve içinde doğrudan kadın odaklı yazılar bulunduğu için ilk feminist süreli yayın olarak nitelenen bu dergiyi çıkarmakla Nuriye Ulviye Hanımı Türk Kadın Hareketi’nde istisnai bir yere yükseltti.

Derginin hemen ardından da Nuriye Ulviye Hanım, 1913 Haziran ayında Müdafaa-i Hukuk Nisvan (Kadın Haklarının Savunulması) adlı Cemiyeti kurarak Osmanlı’da sivil kadın girişimi alanında üçüncü olan bu dernekle harekete kurumsallaşma yönünde önemli bir boyut kazandırdı.
Bu iki başarı Nuriye Ulviye Hanım’ı radikal kadın hareketinin önde gelen siması haline getirdiğini belirtmek herhalde yanlış olmaz. Şimdiyse, Nuriye Ulviye Hanım’ın yaşam geçmişinden kısaca söz ederek yazıyı bitirmek istiyorum.

Nuriye Ulviye Hanım’ın ailesi 19. Yüzyıl ikinci yarısında Çarlık Rusyası’ndan zorla göç ettirilen Çerkeslerden olup Trabzon üzerinden gelip iskân yeri olarak gösterilen Balıkesir Gönen Hacıvelioba Köyü’ne (şimdilerde idari olarak mahalledir) yerleşmiştir. 1893 yılında bu köyde doğan Nuriye Ulviye (*) daha sonra Çerkes geleneğince Saray’a verilerek yaşam kariyerine sokulmuştur. Gene Saray geleneğinden olaraktan gerçekleşen çocuk yaşta kendinden yaşça çok büyük biri ile olan evliliği ile erkenden yetişkin yaşamına katılmıştır. Yaşadığı bu vuruğun (travmanın) O’nda yarattığı bu erken dönüşümle ortaya çıkan olgunluk daha 20 yaşındayken Kadın Hareketinin öncüleri arasına girebilme cesaretini sağlamış olmalıdır.

1962 yılında yaşama gözlerini yuman Nuriye Ulviye Hanım’ın mezarı doğup büyüdüğü Anadolu coğrafyasının öteki köşesi Hatay’ın Kırıkhan ilçesindedir.

Mustafa Özcan (12 Mart 2015)

_________________

(*) Hikmet Küçükköse’nin aracılığıyla temin edilen bilgilerin kaynağı Nuriye Ulviye’nin ikinci kuşaktan yeğeni olan Hasan T. Özgenkan’dır. Babasının adı Mahmut Yediş, annesinin adı ise Safiyedir


22 Şubat 2015 Pazar

Gönen Kültür Platformu 23. Toplantısı Notları (Abdullah Yılmaz, 22 Şubat 2015)


23. Platform Toplantısı İzlenimleri

Herhangi bir konu başlığı belirlenmeden başlayan toplantımızda olumlu düşünmenin insan hayatına önemi vurgulandı.

Toplantı esnasında okuma salonunda ders çalışan öğrencileri gören platform üyeleri “Kültür Platformu alt yapısı çalışıyor” diyerek sevinçlerini belirttiler.

Kadri Bayar’ın Gönen’de yapılan festivallerden bahsetmesi kaybettiğimiz değerleri hatırlattı. Eski şeftalinin, patlıcanın zor bulunduğunu…

Sedat Günay gurbetteki  Gönenlilerin dayanışmasının –dernek ve etkinlik faaliyetlerinin geliştirilmesi ile- gerekliliğini ortaya koydu.

Gönen değerleri konuşulurken söz, bölgenin gurur kaynağı hayvancılığa geldi. Türkiye’nin en lezzetli et ürünlerinin Gönen’de üretilmesinin sadece bitki örtüsü değil havası ve suyu ileilgisi olduğu bilgisi paylaşıldı. Eti bu kadar leziz olan bir bölgede yemek kültürünün de geliştirilmesi  gerektiği bu bilgiye ek olarak değerlendirildi.


Toplantıda Gönen tarihinin Büyük İskender ‘e kadar uzandığı toplantıda konuşuldu. Bu konu Gönen’in zenginliğini ortaya koyan en önemli konuydu.

Abdullah Yılmaz (22 Şubat 2015)


15 Şubat 2015 Pazar

Gönen Kültür Platformu 22. Toplantısı Notları (Abdullah Yılmaz, 15 Şubat 2015)

GKP’nin 22. Oturumunun Ardından…


Perşembe akşamı okuma salonunda yirmi ikincisini gerçekleştirdiğimiz Platform toplantımız kültürel zenginliği olan bir atmosferde geçti.

Gönen’in tarihten beri av sahası olarak kullanıldığı bilgisine Talip Çorbatır’ın sözleri katkı sağladı; Bölgenin av hayvanları için ekolojik önemi, göç yolları üzerinde olması ve hayvanlar için iklim şartlarının avcılığa müsait olduğu bilgisinden bahsedildi.

Hikmet Küçükköse Gönen ile ilgili araştırma yapanlarla yaşadıklarını paylaştı. Kimin, nerede araştırma yaptığı bilgisi ayrı bir zenginlikti. Bu araştırmaların toplumla paylaşılması konusu yazının önemini ortaya koydu.

‘Söz uçar, yazı kalır’ sözünün üzerine kâğıda dökmenin, bilgisayara aktarmanın kıymeti ortaya çıkarken, nasıl yazılacağı da vurgulandı. 

Mustafa Özcan’ın Gönen’in yerel unsurlarının evrensel normlarla buluşması fikri genel kabul gördü. Ekonomideki değerlerden çok kültürel değerlerin üzerine düşülmesi gerektiği bu fikre dâhildi.


Bir saati biraz geçen toplantı tatlı bir sohbet ile noktalandı.

Abdullah Yılmaz (15 Şubat 2015)


8 Şubat 2015 Pazar

Avcılıkta Güney Marmara ve Gönen’in Yeri (Mustafa Özcan, 9 Şubat 2015)

Avcılıkta Güney Marmara ve Gönen’in Yeri

Avcılık insanoğlunun geçmişinde yaşamını sürdürebilmesi için yürüttüğü en eski iki etkinlikten genellikle erkekler tarafından yapılanıdır. Avcılığın, onun ilk aracı olduğu kabul edilen el baltası kadar eskiye dayandığı varsayılırsa, homo habilis diye adlandırılan ilk alet kullanıcısı bir insan türü tarafından iki milyon yıldan daha eski bir zaman öncesinde başlatılmış olduğu söylenebilir.  

Diğer en başta gelen yaşamsal etkinliğinse genelde kadınlarca yapıldığı düşünülen toplayıcılık olduğu antropoloji biliminin temel bir önermesidir. Avcılık gibi yaşamsal-geçimsel bir etkinlik olan toplayıcılık araç kullanmayı gerektirmemesinden dolayıdır ki avcılıktan daha eskiye dayanan bir uğraştır. Bu bakımdan toplayıcılığın primatlar ile başladığı bilindiğine göre bu durumda insan türlerinin hepsinde gelişmiş düzeyde bir toplayıcılık etkinliğinin varlığından da söz edilebilir.

Avcılığın antropolojik bakış ile bu genel tanıtımının ardından tarihsel boyutuna geçilirse Afrika kökenli olan bu yaşamsal etkinliğin oradan çıkışla dünya coğrafyasında ilk olarak Ortadoğu’ya geçmiş olabileceğini rahatça söyleyebiliriz. Ortadoğu coğrafyasında ise, bölgede özellikle dağ yüzey şekli ve iklimine sahip olması nedeni ile avcılık bölgesi olarak Anadolu’nun bu etkinlik için son derece elverişli bir durum sunduğu bilinmektedir. İstanbul Yarımurgaz Paleolitik Mağarasında fosilleşmiş olarak bulunan pek çok çeşit vahşi hayvan kemiğinin bunun için bir kanıt olduğu açıktır.

Tarımın başlaması ile ortaya çıkan Neolitik devrim ve bunun genel bir sonucu olan kırsal yerleşimin ilk örneklerini veren Anadolu topraklarında avcılığın da tüm yoğunluğu ile tarih sahnesinde yer etmeye devam ettiğini söylemek yanlış bir değerlendirme olmaz.

Öte yandan türlerine göre avcılıkta en verimli olan ortamlar arandığında balıkçılığın yavaş akan akarsular ve derin kıyılı denizlerde, kuş avcılığının sığ sulu sulak alanlarda, kara hayvanı avcılığının ise florası zengin dağ-ova geçişlerinde yapılmasının gerekli olduğu görülür.

Tüm bu avlanma türleri ve özellikleri topluca kedinde barındırması yönü ile bir avlanma bölgesi arandığındaysa Güney Marmara’nın bunun için eşsiz bir konum sunduğunu anlamak zor değildir. Ve hemen görülür ki, bu bölge gerçektende tarihin çeşitli dönemlerinde her tür avcılık ve balıkçılık için ideal bir alan olarak ilgi çekmiştir. Bandırma’nın palamutçuluğu, artık tarih olmuş Biga Yeniçiftlik’in yılanbalıkçılığı ile Tahirova’nın yaban ördekçiliği ve Kapıdağ’ın yaban domuzculuğu ünü bilinen avcılık çeşitleri olarak ilk akla hemen gelenlerdendir.


Gönen’in kara hayvanı avcılığı bakımından ünü tarihin en eski dönemlerine kadar uzanır. Bizans İmparatorları bölgeyi hem termal su kürleri yönü, hem de avlanma alanı olarak benimseyip kullanmışlardır, Bu durum Osmanlı döneminde de sürmüştür. Cumhuriyet döneminde ise artık giderekten azalmış olan yaban yaşamını korumak için Avcılık ve Atıcılık Kulübü Dernekleri kurulması yurt çapında teşvik edilmiştir. Bu kapsamda da 1946’yılında Gönen’de de kurulmuş olan dernek ile yöredeki avlanma ve silah bulundurma konusu bir bakıma denetim altına alınarak faaliyet düzenli bir hale getirilmek istenmiştir.


Gönen'in kurtuluşu (6 Eylül) günü; 1950'lerde Avcılar Kulübü mensupları tarafından Karaman Kahvesi önünde çektirilmiş resimdir.

Mustafa Özcan (9 Şubat 2015)


Gönen Kültür Platformu 20. Toplantısı Notları (Abdullah Yılmaz)


Bir Platform Daha Geçti

Mustafa Özcan moderatörlüğünde her perşembe toplanan ekibimiz bu hafta geçmişi anarak başladı. Ellili yıllarda çekilmiş siyah beyaz bir fotoğraf herkesi heyecanlandırdı. Resimde delikanlılık yaşında olanların anılması platformdakilere de geçmişe bir yolculuk yaptırdı.

Gönen’in yüzey arkeolojisi üzerine yapılan araştırmalar masaya yatırıldı. Hilmi Ziya Ülken’in Gönen  Monografisi ve benzeri araştırılmaların toplanması kararlaştırıldı.

Abdurrahman Kural toplanacak bu belgelerin internet ortamında yayınlanmasının ve ulaşılabilir hale getirilmesinin önemini vurguladı. Bu sayede Gönen hakkında bilgi almak isteyenlere kolaylık sağlanmış olacak.

Hikmet Küçükköse tecrübeleri ve izlenimleri toplantıyı bilgi yönünden zenginleştirdi.

Ayrıca toplantımızda Hasan Fidan Gönenli ve Gönen’de yaşayan yazarların bir bibliyografyasını sundu.

Gelecek toplantıda görüşmek temennisiyle toplantı sona erdi.

Abdullah Yılmaz (9 Şubat 2015)