26 Nisan 2015 Pazar

Soyadlar, Hane Halkları, Köyden Kente Göç ve Bu Bağlamda Gönen’li Özcan Ailesi’ni Durumuna Dair (Mustafa Özcan, 26 Nisan 2015)


Soyadlar, Hane Halkları, Köyden Kente Göç ve Bu Bağlamda Gönen’li Özcan Ailesi’ni Durumuna Dair

Soyadlar, hane halkları, köyden kente göç olgusu ve bu olguların Gönenli Özcan ailesi örneğinde özgül arka plan nedenleri bağlamında sosyo-demografik açıdan irdelenmesi

Makalede başlık ve alt başlıkta sözü edildiği gibi, soyadlar konusunun geneline ve Gönen’de hızı son yıllarda önemli düzeyde artış göstermiş olan köyden kente göç olgusunun demografik geneli ile özel olarak bu göç bağlamında Gönen’li Özcan ailesinin tarihsellik sunan nedenlerinin durumuna kısa da olsa değinilmektedir.

Soyadlar gibi özgün bir temaya giriş yapmak için ilkin konunun geneli ile ilgili istatistiki verilere dayalı global bir görüş elde edilmelidir. Ancak bu durumda bütünsel bir yaklaşımın sağlanabileceğinden hareketle, önce Türkiye’deki hane halkı, aile ve soyadı olgusunu anlamaya yönelik olarak üç istatistiki göstergeye ve ardından da iç göç olgusuna dair verilere bir göz atmanın yararlı ve gerekli olduğunu düşünüyorum.

***
Türkiye hane halkı sayısı 20 milyon civarındadır. Aile sayısı hakkında ise sadece tahmini olarak verilen yaklaşık bir büyüklük değeri ile ilgili bilgi bulunabilmektedir. Bu da, 20 milyon olan hane halkı ile oranlanarak bulunan 13 milyon değerine karşılık gelmektedir ki bu rakam civarında olan daha başkaca yapılmış tahmini değerler bulunduğundan söz konusu verinin yaklaşık da olsa gerçeği ifade ettiği söylenebilir.

Öte yandan, üçüncü bilinmesi gereken bir olgu olarak mevcut soyadların toplam sayılarının dağılımı hakkındaysa yeterli hiç bir bilgi bulunamamıştır. Bununla birlikte nüfus kaydı verilerine dayalı olarak 2008’de yapılmış bir değerlendirmeye göre en çok kullanılan ilk beş soyadının sayısının çoktan aza olan sırasıysa şöyle verilmektedir: Yılmaz, kaya, demir, şahin ve çelik.

Bunlar ve devamında en çok bulunan 15 soyadının anlam içeriği incelendiğinde, çoğunun, hatta neredeyse hepsinin yukarıdakiler gibi güç, kuvvet ve iktidar istencine yönelik bir anlam kümesine dâhil sözcüklerden oluştuğu görülür.

Ayrıca bu durum, J. Derrida tarzı yapısökümsel yaklaşımla irdelendiğinde de, Türk insanının 1930’ların ortasındaki soyadı seçimi sırasında güçlü olma yönünde karşı konulmaz bir arayışın içinde olduğunun ipuçlarını verir. Gene bunun sadece o döneme ait bir olgu olmaktan öte bugün için de genel geçer bir durum olduğunu söylersek yanlış bir görüş ifade etmiş olmayız sanırım.

Buradan da anlaşılacağı gibi, özgül inceleme konusunun odağına alacağımız soyadı olan Özcan sözcüğü, görülme sıklığı yönü ile Ülke’mizde en çok tercih edilen ilk beş arasına girememektedir. Bununla birlikte, ayrıca yapılan karşılaştırmalı bir irdelemeden ortaya çıkan sonuca göreyse de, ilk 25’in sonlarına yer tutabileceği anlaşılmaktadır ki bu da yukarıda çok kullanımda olduğu belirtilen güç istencine yönelik anlam ulamının anti tezi olan hümanistik-insancıl yaklaşımlı kümeye dâhil olduğunu gösterir. Bu da, bu tür insancıl anlamlı soyadların seçimine yönelik talebin o zamanlar ne denli düşük olduğunun bir göstergesidir.

Bu durumda, çatışan diyalektik iki çift olarak belirlediğim bu ikili anlam gruplaşmasından herkes gibi insancıl, eşit ve adil olmayı istemeye yönelik hümanistik eğilimli olan birincisine karşılık ötekinden daha güçlü olabilmeye yönelik güç istenci talebinin temsilcisi soyadlar olarak ikincisinin soyadı seçme işinde yüksek bir tercihe mazhar olduğu görülmektedir.

Böylece de, Nietzsche’nin insan için “kozmik” temel kavram olarak belirlediği güç istencinin, insani yaradılışın genelini belirlemesi ile ilgili olarak ileri sürdüğü görüşünün haklılığı da burada bir kez daha tescil edilmiş olmaktadır (*).

***
Öte yandan, Türkiye genelinde kırsal-kentsel alanlar arası göç olgusunun boyutlarını gösteren bulgularla ile ilgili olarak yuvarlak bir bilgi sahipliliği için aşağıda verilen tablonun irdelenmesinin yeterli olacağı kanısındayım.

Yerleşim Yerleri Arasında Göç Eden Nüfustaki Oranı (%) (**)

Yerleşim Yerleri 1975–1980    1980–1985  1985–1990  1995–2000

Kentten-Kente      48,90            56,18            62,18         57,80
Köyden-Kente      17,02            22,53            17,95         17,46
Kentten-Köye       19,33            12,84            12,60         20,06
Köyden-Köye       14,75              8,45              7,27           4,68
Toplam                100,00          100,00          100,00       100,00

Tablodan anlaşılacağı üzere kentten-kente göç olgusu halen en büyük paya sahip olaraktan başatlığını sürdürmektedir. Köyden-kente göç olgusu ise1980–1985 arası zirve yapmış olaraktan şimdilerde yerini yavaşça kentten-köye göç olgusuna bırakmaktadır.

***
Bu yönelimlere genel bakıştan sonra 13 milyon aileden biri olarak bireyleri şimdi Türkiye’nin çeşitli kentlerinde yaşıyor olmakla birlikte bir zamanlar Balıkesir/Gönen Rüstem Mahalleli olarak bilinen Özcan Ailesi’nin köyden kasabaya göçü hakkında kısa bir değinmede bulunmak istiyorum.

İsviçre’den alınan, 1935 yılının başında yürürlüğe giren Soyadı Kanunu’na göre Hicri 1316, Miladi 1900 Gönen Hasanbey Köyü doğumlu “Molla” Mustafa (1864-1947) Oğlu Hüseyin  tarafından benimsenip alınan Özcan soyadı 2014 sonu itibari ile şimdilerde bir mahalle olan o zamanların Köyü’ndeki tüm “Molla Sülalesi” diye bilinen bireyler için geçerli olmuştur.

Hal böyle olunca babasoylu olan bu soy kütüğüne göre zaman içinde ayni önada sahip kişiler oluşmuş olduğundan çeşitli ad/soyad ortaklıkları ortaya çıkmıştır. Buna bir örnek olarak da Özcan sülalesinde “Mustafa” ortak adı olan vefat etmiş üç kişinin ve 2015 başı itibari ile de halen yaşamda olan diğer iki kişinin bulunduğu verilebilir.

Ailenin menşei olan Hasanbey Köyü bazı bilgilere göre 1884’te Bulgaristan’dan ‘93 Harbi (1877-‘78) tehciriyle gelen bir Pomak topluluğunca kurulmuştur. Yukarıda sözü edilen “Molla” Mustafa’nın köyün dört kurucusundan biri olduğu belirtilmektedir. Molla Mustafa ayni zamanda da köyün de ilk muhtarıdır (***).

Hasanbey Köyü’nün geçmişinde Kasaba’ya göçle oluşan mekânsal ayrışmaya yönelik ilk önemli örnek olarak “Molla” Mustafa (Özcan) Oğlu Hüseyin Özcan’ın ailesi ile birlikte 1946 yılında Köy’den Rüstem Mahallesi’nde Lütfü Kurtulmuş’tan satın aldığı bir eve taşınması görülebilir. Çünkü geride kalanlar kasabada esnaf veya sanatkâr olma yerine köyde kırsal tarzın gereği olan zirai yaşamı devam ettirmeye kararlı bir tavırla sınıf değiştirmeme konusunda ısrarlı olmuşlardır(****).

Hüseyin Özcan’ın ailesini alarak Gönen’e geliş nedenleri arasında, 1922 doğumlu büyük oğlu Mustafa’nın Eskişehir Hava Üssü’nde asker iken hastalandığından ameliyat edilirken 1945’te vefatı ile küçük oğlu İbrahim’in 1946’daki evlenme ve askere gitme sürecinde olması gösterilebilir.  

Ayrıca, Ankara’da 12 Haziran 1945'te, TBMM’nde Dörtlü Takrir adıyla bilinen çok partili döneme geçişteki ilk adım sayılabilecek siyasi gelişmenin Hüseyin Özcan’ın yereldeki siyasi konumundan ötürü bu göç kararını az da olsa yönlendirmiş olabileceğini, bundan dolayı da nedenler arasında sayılabileceğini söyleyebiliriz.

***
Cumhuriyeti’nin, 90 yılı aşkın bir değişim sonrasında kırsal-kentsel demografik ideali bağlamında kent lehine beşte birden az olan nüfusunu yarı orana eriştirmiş olması, Ülke’mizin refah, kalkınma, ilerleme ve birlik yönünden bu özel ve kendine özgü Anadolu coğrafyasında ortaya koyduğu bir başarı öyküsünden söz etmek yerinde olacaktır.

Mustafa Özcan (26 Nisan 2015)
_________________________________________

 (*) Anlamı için bknz: http://tr.wikipedia.org/wiki/G%C3%BC%C3%A7_%C4%B0stenci
 (**) http://journal.dogus.edu.tr/index.php/duj/article/viewFile/35/53
(***) Hasanbey Köyü hakkında daha geniş bilgi için bakınız: Akkuş, Tacettin, Gönen ve Köyleri Tarihçesi, Ekin Yayıncılık İstanbul, 2001, s 112-113.

(****)  Bitişiğinde bulunan Rüstem Camii’ne arsası avlu olarak dâhil edilmek üzere yıkılmış olan Kavaklı Osman Bey Caddesi 25. Sokak’taki 1 Numaralı ev


11 Nisan 2015 Cumartesi

Güney Marmara Bölgesi, Misyalılar ve Bölgenin Kısa İlkçağ Tarihçesi (Mustafa Özcan, 11 Nisan 2014)


Güney Marmara Bölgesi, Misyalılar ve Bölgenin Kısa İlkçağ Tarihçesi

Yaklaşık olarak Kuzey Batı Anadolu’yu ve Trakya‘nın tümünü kapsayan Marmara bölgesinin dört alt bölümünden biri olan Güney Marmara, başta Marmara ve Ege’deki ulaşıma uygun kıyılar olmak üzere yüksek verimlilikteki tarımsal üretime uygun arazi sahipliliği nedeni ile Megapol İstanbul’un hinterlandı sayılmaktadır.  Ayrıca Güney Marmara, florasındaki endemik bitki çeşitliliği ve faunasının benzer doğal zenginliği nedeni ile de tarih boyunca pek çok uygarlığa ev sahipliği yapmış bir coğrafya da olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bu özellikleri yönüyle, hem bu coğrafyada yaşayanlar, hem de konuya ilgi duyup entelektüel merakı olanlar için genel bilgi aktarıcı olan, Bölgenin ismen bilinen ilk yerleşimcileri Misyalılar’dan itibaren ele alarak ilkçağ tarihini inceleyen, ancak kısa olan bir makale hazırlamak yerinde bir girişim olacaktır.

Tarih hakkındaki bilgilendirmeye geçmeden önce, Bölgenin fiziki olarak durumu ve sınırlarının geçtiği yerler hakkında coğrafi bir değerlendirme yapmak gerekir diyorum.
Coğrafya, insan ve insan yapısı olgularla doğa arasındaki fizik temelli ilişkileri betimleyen ilk bilim dalı olarak bilgi tabanını her şeyden önce doğanın iklim ve yüzey şekillerinden başlayarak inşa ettiğinden, bölge kavramı da havza, deniz, göl, nehir, dağ, ova ve iklim gibi olguların yarattığı doğal sınırlar esasına dayandırılarak belirlenir.
Bu kapsamda şimdi konuya coğrafi mahiyetten bakarak Güney Marmara’nın Wikipedi’de bölgede dört il olarak verilen tanımındaki yanlışı düzelterek sınırlarına göz atalım (*).

“Güney Marmara, Marmara Bölgesi'nin güneyini teşkil eden Yalova, Bursa, Balıkesir, Çanakkale ve Bilecik illeriyle, bu illerin ilçeleri için kullanılan coğrafi bir terim.

Türkiye’nin yedi coğrafi bölgesine bakıldığında sınırların çizilmesinde ilklimin tayine esas teşkil ettiği görülür. Genel olarak Türkiye’de dört iklimin, yani Akdeniz, Karadeniz, Karasal ve Marmara iklimlerinin varlığından söz edilir. Bu bakımdan alt bölümlemeye iklimsel ayrım açısından bakarsak, Güney Marmara’da, ağırlıklı olarak Akdeniz ile Karadeniz, ama biraz da Karasal ikliminin karışmış olduğu Marmara iklimi egemen olduğunu görürüz. Marmara iklimi, Akdeniz ve Karadeniz iklimi ile Karasal iklim arasında geçiş özelliği gösterdiğinden, buna bağlı olarak da bölgenin doğal florasını, güney ve alçak kesimlerde Akdeniz kökenli bitkiler ile yüksek kesimlerin kuzeye bakan yamaçlarındaki Karadeniz bitki topluluğunun nemli ormanları oluşturmaktadır.

Öte yandan, alt bölümlemelerin sınırlarının çiziminde iklimsel bakış ile ilgisi olmayan idari bölümlerin de kaçınılmaz olarak sırırları belirlediği görülmektedir. Nitekim bu doğrultuda Bilecik’in İç Anadolu’ya yakın yöresi ile Balıkesir üçgeninin güney doğu ucu olan Dağlık yöresi daha çok Karasal iklimli olmalarına rağmen birer idari parça olarak Güney Marmara bölümüne dâhiller.

Güney Marmara kıyıları bol miktarda küçük, zengin ve doğal güzellikte olan yerleşim yerlerine sahiptir. Bu yerleşimler başta İzmir metropolü olmak üzere Ege bölgesi ile sıkı ilişki içerisinde olaraktan kara ve deniz yoluyla da İstanbul megapolü ve Trakya’yı birbirine bağlar. Marmara denizi ise bu bölgeleri ayırmak yerine ucuz deniz taşımacılığın yapıldığı bir köprü gibidir.

Arkeolojik araştırmalar gösteriyor ki, Güney Marmara’nın Çanakkale ile Balıkesir illerini içine alan Batı kısmı Tarihöncesi’nde Kalkolitik çağın sonlarına doğru Balkanlar‘dan gelen göçmenlerin yerleşimi için kuvvetle tercih edilen bir yer olmuştur. Özellikle Güney Doğu Avrupa’yı kuzeyden baskılayan istilacı başıbozuk budun göç hareketlerinin etkisi ile Balkanlar‘da yerleşik ve üretken olan topluluklar Çanakkale Boğazı üzerinden Güney Marmara’ya geçerek burayı kendilerine yeni mekân tutmakla bu baskıdan kurtulmayı bilmişlerdir.

Yakın Doğu’dan başlayarak Kuzey Batı Anadolu'ya doğru gelen baskıcı budun hareketlerindeyse Güney Marmara Bölgesi’nin yerleşikleri Trakya ve Balkanlar’a geçip eski yurtlarına yeniden yerleşerek bu kez Doğu’dan gelen baskıdan kurtulmuşlardır.

Bu budunlar göçü şeklinde kuzey-güney veya tersi yönde olan yüzlerce hatta belki de bin yılı bulan sürelerde olan bu periyodik gidiş-gelişlerin Tarihöncesi’nin Neolitik ve Kalkolitik çağlarında çok kez tekrarladığını söylemek herhalde kehanet olmasa gerekir.

Yazılı tarihin Tunççağı‘ndan sonra Misya diye anılan bölge Truva ketinin egemenliği altındaki etki alanının içine girmiştir. Batı Güney Marmara’da bu döneme ait en önemli arkeolojik buluntu yerleri Balıkesir’in Babaköy ve  Ovabayındır ören yerleri  ile  Yortan (Bostancı) mezarlığıdır. Tarihin bu dönemine yönelik bilgileri özetle Balıkesir’in sitesinden biraz değişiklikle alıntılayalım (**): 

Truva kentinin bilinen ilk sakinleri Miziler ya da Mis ismiyle anılan Misyalılardır. Bölgeye isimlerini veren Mis’ler Frigler’le aynı kökten olup beyaz ırkın önemli bir kısmını teşkil eden Aryanların Pelaj şubesine mensupturlar. Pelajlar’ın tarımda oldukça ileri oldukları bilinmektedir.4 Bağımsız bir devlet kuramayan Misyalılar,tarihleri oyunca Hitit, Frig, Pers, Makedon ve Bergama Krallığı egemenliği altında yaşamışlardır.

Bölge Hitit İmparatorluğu döneminde ise Assua olarak adlandırılmıştır. Muhtemelen M.Ö. 1200 yıllarında ortaya çıkan ve Truva’nın yıkılması ile başlayan deniz kavimleri göçüyle bölgeye Trak boyları yerleşmiştir.5 Demirçağı olarak bilinen bu dönemin ortalarında hâkimiyet Lidya Devleti’nin elinde bulunmaktaydı. Aynı dönem içinde ise kıyı bölgeler Grekler tarafından kolonize edilmişti.6 M.Ö. IV. Yüzyıldan itibaren bölge Pers istilasına uğramıştır. Bu dönemde Misyalılar sık sık ağır vergiler nedeniyle isyan etmişlerdir. Pers hükümdarı III. Darius tarafından Pergamon ( Bergama) satraplığına bağlanan bölge, M.Ö. 334 yılından sonra ise Büyük İskender’in yani Makedon Krallığı`nın egemenliği altına girmiştir.

Bu dönemde bölge Misya olarak anılmaya başladı.7 Misya olarak adlandırılan bu bölgenin Küçük Asya kısmında yer almaktadır. Başlıca yerleşim yerleri ise, Sizik (Kizikos, Belkız), Lampeseak (Lâpseki), Perkos (Prigos, Ayvalık Büyük Maden Adası), Miyopolis (Mihaliç, Karacabey), Artema (Gönen), Zeleya ( Sarıköy), Artas (Erdek) ve Panormos (Bandırma) dur.

Büyük İskender’in ölümü üzerine Bergama Krallığı hâkimiyetinde kalan bölge daha sonra Roma İmparatorluğu`nun Anadolu’daki ilk eyaleti olan Küçük Asya’ya (Asia Minor) bağlanmıştır. Nihayet bu dönemde Güney Marmara’da Balıkesir de kent kimliği kazanmıştır. İmparator Hadrianus’un (M.Ö. 117–138) Balıkesir ovası’nda (Apias Pediun) geçirdiği başarılı bir ayı avı sonrası, bu av anısına bir kent kurulmasını emretti. Kurulan kente İmparatorun ismine atfen Hadrianoutheria (Balıkesir) adı kondu.8 Kent kuruluşu sonrası kısa sürede sikke darbı gerçekleştirildi.9

M.S. 395’de Roma imparatorluğu’nun ikiye ayrılmasıyla kentin idaresi Doğu Roma’nın devamı olarak Bizans’a geçti. Bu dönemde kent piskoposluk merkezi haline gelmiştir.

Güney Marmara’nın en önemli ulaşım kapısı Bandırma’nın İlkçağ tarihçesine bakışı da gene Wikipedi Bandırma sayfasından alıntılayarak yapalım(***):

Tarihte Kizikos, Panderma, Panormos gibi adlar alan Bandırma çok eski bir yerleşim merkezidir. Kuruluşu hakkında kesin bilgi olmayan Bandırma'nın Kizikos'ta yapılan kazılarda bulunan bir lahitten İÖ. VIII-X yüzyıllar arasında kurulduğu düşünülmektedir. Bandırma ilk başta Misya bölgesi sınırları içerisindeydi. Bu yıllarda adı, "güvenilir liman" anlamına gelen Panormos idi. MÖ 334'te Büyük İskender, Perslerin elinde bulunan bölgeyi kendi devletinin sınırları içine kattı. İskender'in ölümünden sonra bölge Romalıların eline geçti. Bandırma Roma İmparatorluğu'nun 330 yılında ikiye ayrılmasından sonra 1076'da Selçuklu Kutalmış Bey tarafından ele geçirilene kadar Doğu Roma İmparatorluğu'nda kaldı

Mustafa Özcan (11 Nisan 2015)
___________________


29. Gönen Kültür Platformu Toplantısı (Abdullah Yılmaz, 11 Nisan 2015)

29. GKP Toplantısı İzlenimleri

Yaz saati uygulamasıyla toplantı saatini değiştiren platformumuza bu oturumda Mehmet Gündöndü ve İbrahim Erdal Acar da katıldı.

Mustafa Özcan, Mehmet Gündöndü’ye yıllar önce çıktığı Gönen’de geçen senelerce kültür namına değişimin olumsuz olduğunu söyledi. Binaların yıkılıp inşa edildiğini fakat kültürel yaşamın inşasının az olduğunu anlattı. Gönen Kültür Platformu’nun bu eksikliği gidermek amacında olduğunu açıkladı.

Toplantıya İbrahim Erdal Acar’ın Gönenli pehlivanlarla ilgili duydukları ve yaşadıkları renk kattı.

Gönen ile ilgili literatür çalışmaları üzerine Gönen Ansiklopedisi’nin başlıkları tartışıldı.

Abdurrahman Kural 4 Eylül 1962 tarihli İhsan Öz’ün bastığı Şeftali Bayramı hakkında da yerel haber veren Gönen’in Sesi adlı gazeteyi getirdi.Gazeteyle beraber o yıllara ait fotoğraflar da vardı.

Dinleyiciler Perşembe günü sekizde buluşmak için sözleşip ayrıldılar.

Abdullah Yılmaz


29 Mart 2015 Pazar

28. Gönen Kültür Platformu Toplantısı (Abdullah Yılmaz, 29 Mart 2015)

28. Platform Oturumu İzlenimleri

Yağmurlu bir Gönen akşamında toplanan Platformumuz İki maddenin görüşülmesi ile gündem oluşturdu. Birincisi Gönen’e yeni bir bakış açısı getirecek ve küçük bir ansiklopedi çapında olacak kitaptı. Bu kitabın içeriği üzerine Sedat Günay notlarını paylaştı. Hikmet Küçükköse’nin tecrübesine başvuruldu. Özellikle pehlivanlar hakkındaki bilgiler önemliydi.

İkinci gündem maddesi Mustafa Özcan’ın Güney Marmara hakkında yaptığı araştırmaların değerlendirilmesiydi. İki deniz -Ege ve Marmara- ile irtibatı olan bölgenin yüzey şekilleri ve iklim çeşitliliği hakkında rakamlar ve istatistikler paylaşıldı. Nüfus yoğunluğu açısından da kıymeti anlaşıldı.

Endemik bitkilerin çeşitliliği sebebiyle Avrupa’yla kıyas edilecek kadar zengin olduğu konuşuldu. Üç iklim türünün yaşandığı bölgeyi İbrahim Canbaz –cennete benzetince- bütün katılımcılar aynı fikirdeydiler…

Abdullah Yılmaz



20 Mart 2015 Cuma

Çanakkale Deniz Zaferi ve Gönen (Mustafa Özcan, 20 Mart 2015)


Çanakkale Deniz Zaferi ve Gönen

Çanakkale Deniz Zaferi‘nin 100. Yılı’nın anıldığı şu günlerde savaşa ve kısa da olsa Gönen ile ilgili boyutuna değinmenin bir yurtsever sorumluluğu olduğu bilincinden hareket ile bu yazıyı kaleme alıyorum.

Çanakkale Deniz Savaşı Türk ordusunun en şanlı zaferlerinden biri olarak dünya tarihine geçmiş bir olaydır. Planlayıcısı İngiliz Donanma Bakanı Winston Churchill’in İstanbul’u almaya yönelik olarak düşündüğü harekât doğrultusunda Birleşik Krallık ve Fransa savaş gemilerinden oluşan bir birleşik deniz gücü 1915 Şubat ayı’nda Çanakkale Boğazı'na doğru ilerleme başlattı.

Harekâtın en güçlü saldırısı 18 Mart 1915 günü uygulamaya konulmuş, ancak Birleşik Donanma ağır kayıplara uğrayarak geri çekilmek zorunda kalmıştır. Sonuçta İngiltere ve Fransa deniz harekâtından vazgeçip yenilgiyi kabullenerek kara harekâtına yönelince bu olay Denizcilik tarihimize 18 Mart 1915 Çanakkale Deniz Zaferi olarak geçmiştir. 

Öte yandan da, ardından başlayan kara muharebelerinde Mustafa Kemal’in askeri dehası ile İtilaf Devletleri'ne Çanakkale’yi geçilmez kılması Dünya tarihinin en önemli askeri olaylardan biri olarak bilinir. Türk tarafının muharebe sırasında 57 bin şehit ve bunun üç katı kadar da hastanelerde ölenler, yaralılar ve kayıplarla 250 bin zayiatına karşılık karşı tarafın da bezer kayıplara sahip olduğu savaşta Türk toplumunun özellikle okumuş bir neslinin yitip gittiği bilinmektedir.

Çanakkale Savaşı’na en çok kuvvet gönderen yerlerden biri olarak Gönen’in durumuna bu nedenle kısa da olsa dikkat çekmek özellikle gerekli olmaktadır. Genel olarak değerlendirildiğinde, vatan uğruna verdiği evlatlarının sayının yörenin Çanakkale‘ye olan yakınlığı nedeni ile genel nüfusa oranla kıyaslandığında yüksek olduğu hemen görülmektedir. Değişik kaynaklardan elde edilen bilgilere göre sadece muharebe sırasında ismen bilinen şehit sayısının 200’ü çok aşığı bilinmektedir. Öte yandan daha sonra yaşamını kaybedilenlerle bu sayının en az bir-kaç kat daha olduğu tahmin edilmektedir.


Yaşı kemale ermiş pek çok Gönenli’nin dedelerinden, ninelerinden Çanakkale öyküleri dinlendiği, top seslerinin nasıl işitildiğinin anlatıldığı, ailesindeki Çanakkale şehitlerinin kahramanlık hikâyelerinin hayranlık ve gururla anımsandığı Gönen’in 21.Yüzyılda dünyada barış, mutluluk ve refahı ile kendinden söz ettiren bir kent olması dileğimi bu vesile ile vurgulamak isterim.

Mustafa Özcan (20 Mart 2015)


27. Gönen Kültür Platformu Toplantısı (Abdullah Yılmaz, 20 Mart 2015)


27. Gönen Kültür Platformu Toplantısı Notları


Tatlı ve keyifli bir sohbet ortamında geçen Platform toplantısında Abdurrahman Kural Gönen ve Balıkesir hakkında yayınlanan kitaplar üzerine bir sunum yaptı.

Bunlardan ilki Bayındırlık ve İskan Bakanlığı ve Mimar Sinan Güzel Sanatlar Fakültesi'nin yaptığı araştırmalardı.  Genel başlığı "Balıkesir Kırsalında Yöresel Doku ve Mimari Özelliklere Uygun Yapılaşmanın Yaygınlaşması" idi. Alt başlıklar; Fiziksel Çevre Analizleri, Kırsal Yerleşme Doku Analizi, Proje Raporları, Röleveler ve Tipoloji Çalışmaları gibi özel çalışmalardı. Bu araştırmalarda Pehlivanhoca ve Babayaka'daki kültürel doku da işlenmiştir.
                
Diğer iki araştırma ise Gönenli akademisyen Prof. Dr. Recep Efe’nin Balıkesir’in Ağaçları ve Çalıları ile Edremit’in Anıtsal ve Korunmaya Değer Ağaçları idi.

                
Diğer bir konu, önemli Gönenli simaların biyografilerini araştırmada gelinen noktanın değerlendirilmesiydi. Gönenli Mehmet Efendi, Ayhan Songar gibi önemli şahsiyetlerden konuşuldu.

Abdullah Yılmaz

13 Mart 2015 Cuma

12 Mart Gönen Kültür Platformu Toplantısı (Abdullah Yılmaz, 13 Mart 2015)

GKP’nin 12 Mart 2015 Tarihli 26. Oturumundan İzlenimler.

Eğitimci-yazar Muharrem Akça’nın konuk olduğu yirmi altıncısı düzenlenen oturumda ilk olarak Ömer Seyfettin Kültür Sanat Haftası etkinlikleri konuşuldu.  Akça, Ömer Seyfettin hakkında öğretmenlerle (Salim Nizam ve Ömer Faruk Ünalan ile) hazırladıkları bir belgeseli izleyicilerle buluşturduklarını belirtti. Bu sene Necip Tosun’un kazandığı hikâye yarışmasının Türk edebiyatına etkisi konuşuldu.  

Abdurrahman Kural yarışma sayesinde milli edebiyatımıza –Aykut Ertuğrul, Keyfe Keder Kahvesi örneğinde olduğu gibi- onlarca yazar ve eser kazandırıldığını açıkladı.

Oturumun ikinci konusu 8 Mart Kadınlar Günü sebebiyle kadınlarımızdı. Türk Kadın hareketinden ve dünyadaki tarihinden bahsedildi. Osmanlıda Kadın hareketleri konusu kapsamında radikal kadın hareketinin ilk öncülerinden Gönenli Nuriye Ulviye Hanım’ın hareket içindeki yerinden söz edilerek kendisi şükran ile anıldı.


Oturumun serbest olan son bölümünde iki- üç bin yıl öncesi Anadolu ve Gönen’ine gidilerek tarihte Güney Marmara bölgesinin eski yerleşimcilerinden konu açıldı.  Böylece oldukça keyifli bir tarih yolculuğu yapıldı. Konunun derinliği Trakyalılara ve Misyalılara kadar ulaştı.

Abdullah Yılmaz (13 Mart 2015)